Sol El



/ Onun yerde sürünmesine, yarıklarda gizlenmesine, ağaçlara tırmanıp daldan dala atlamasına, ne kadar çırpınsa da bir türlü havalanmamasına, tüm bu hareketlerine bir anlam veremese de acı çektiğini anlıyor. Bir hayvan başka bir canlının acı çektiğini hemen sezer.



#kuşgözlemi #göçmenkuşlar #göçyolları #nadirkuşlar #soyutükenenkuşlar #baykuş #orman #kuzeyormanları #karadeniz #çernobil #doğatahribatı #doğalyaşamalanı #şehirplanlama #şehirleşme #urban #plaza #gökdelen #aktivist #çevreci #bisiklet #yas #kanser #kardeşler #mimari #türkçeöykü #fantastiköykü #öykü #kısaöykü #türkçeedebiyat #kısafilm #senaryo






SOL EL



05:00

Kuşlar kadar özgür…

Kollarını açıyor. Yol tekerlerin altında usulca akarken. Islak toprak kokusu öyle yoğun ki, fazla hızlanamaz. Ormanda hiçbir şey doğa yasalarına aykırı hareket etmez. Başını kaldırıyor. Gün ağarmaya başlamış, gökyüzü açık. Bulutlar yere inip tül gibi serilmiş. İnce sisin içinden sık gövdeler boy veriyor. Birinin dalı diğerinin budağından. Gürgenle meşe, kayınla kestane yan yana. Ağaçlar birbirine alışkın. Bir ağaç çevresindeki her ağacı tanır. Gölgesi ne zaman üstüne düşer bilir. Rüzgârda sürtünen dalların, yüzüne savrulan yaprakların, boynuna dolanan sürgünlerin, dibine yuvarlanan pelitlerin. Hepsinin farkındadır. Toprağın altında kımıldayan komşu kökleri hisseder.


Ana yola vardığında ortalık ıssız. Yaklaşan hantal konvoy dışında. Kum ocaklarına dönen kamyonlar çamurlu izler bırakarak asfaltı eziyor. Onlar gibi mesaiyi tamamlayan gecekuşlarının - bitkin ve biraz sitemli - son ötüşleri duyulurken sıra sabah kuşlarında. İlk notalar ürkek. Çok geçmeden farklı yönlerden karşılık geliyor. Koro katımcılarının sayısı artarken müziğin katmanları çoğalıyor. Tekrarı olmayan, sadece bu sabaha has ezgi havada titreşip yaprakları hışırdatıyor. Durup durup hep birlikte cıvıldaşıyorlar. Belki seslerinin güneşi uyandıracağına inanıyorlardır. En yüksek perdeye çıkmazlarsa karanlığın kalkmayacağına. Şarkıları bu yüzden içtendir ve insanın içini sızlatacak kadar güzel.


06:00

Hava aydınlansa da hâlâ serin. Cemil var gücüyle pedal çevirmese üşüyebilirdi. Bisikleti siyah, kalın kadrolu. Selesinin arkasında teleskopik dürbünü ve fotoğraf makinesini taşıdığı kutu var. Trafik ışıklarının sarı yanıp söndüğü kavşakları hızla geçiyor. Caddelerde tek tük araçlar ve boş belediye otobüsleri. Ağaçlar seyreldikçe binalar sıklaşıyor, ağaçlar küçüldükçe binalar büyüyor. İş merkezi bölgesinde yapılar birden uzayıp beton kulelere dönüşüyor. Devasa vinç kolları kat üstüne kat ekleyerek yenilerini inşa ediyor. Güneş cam cephelerde yansıdığında ani bir parlama Cemil’in gözünü alıyor. Sanki tam o noktaya bir füze isabet etmiş ve patlamış gibi.


Bir nesnenin görünümü saate göre değişir. Etrafı saran hengâme yokken biçimler olanca çıplaklığıyla ortaya çıkıverir. Sabahın dinginliğinde en özenle tasarlanmış gökdelen bile Cemil’e çirkin görünüyor. Kendini beğenmiş bir elin şehrin siluetine karaladığı dik lekeler. Bazılarının şekli neredeyse müstehcen. Göğü taciz eden teşhirci uzuvlara benziyorlar. Bina boyunun kabaran kibirle orantısı. Betonda cisimleşen gösteriş saplantısı. Ben buradayım ve en büyük benim gökdelenim.


Ana caddenin denize indiği yokuşun başına varınca pırıl pırıl maviliği görüyor Cemil. Adalar tam karşısında. Rüzgârı ardına alıp kendini rampa aşağı bıraksa soluğu en yakın adada alabilir. Eğer kanatları olsaydı.


07:00

Bisikleti kenara dayamış. Sahildeki bankta simit yerken. Vapurlarla yarışan martıları seyrediyor. Motor yanaşmadan iskeleye atlayanları. Telaşla koşturanları. Kimsenin kuşlara aldırdığı yok. Hangi kuşların geçmediğine. Cemil’in kafasına sorular üşüşüyor. Suça engel olmamak suç değil mi? Telafisi yoksa. Tarih sormaz mı? Neden izin verdiniz? Yazık. Kuş geç kalır mı? Saati, pusulası kendi içinde. Doğal koşullarda kaybolmaz. Bu şehir, şehir olmazdan önce. Binlerce yıldır Boğaz’ın üstünden uçarak göç ediyorlar. Afrika’dan Avrupa’ya ulaşan rotaları boyunca. Aralarında nadir ve narin türler var. Şimdi bazılarının soyu tükeniyor. Güz mevsiminde dönüş yolunda, Karadeniz’i bir seferde aşıp bitap düşen yırtıcıların ilk durağı Kuzey Ormanları. Konaklama alanlarına zarar verilirse telef olurlar. Bilimsel araştırmalar apaçık gösteriyor. Doğa koruma dernekleri feryat figan.


Cemil bir süre daha bankta oturuyor. Çıplak gözle kuşları seyrederek. Her şeye rağmen akın akın geçmeye devam ediyorlar. Bildikleri tek yoldan. İspinoz, baştankara, sinekkapan, ötleğen… Yelkovanlar dönüyor, sığırcıklar dans ediyor ve baykuşlar geceyi bekliyor.


08:00

Floresanlı panoda yağmur ormanlarından bir kare. Doğa sesleri içeren sakinleştirici fon müziği eşliğinde. Her gün dinleyince iç bayıyor. Geçen yılın teması tropik ada ve dalga sesleriydi. Çıktıkça çıkıyorlar. Asansördekiler ister istemez Cemil’i süzüyor. Kolunun altında kask, şortunun altında tayt. Spor ayakkabıları çamur, tişörtü ter içinde. Bu kılıkta 28’inci katta ne işi var?


Kat henüz boş sayılır. Dolabında asılı takım elbiseyi alıp banyoyu arkadan kilitliyor. Elini, yüzünü, koltuk altlarını yıkayıp kâğıt havluyla kurulanıyor. Üstünü giyip ayakkabılarını değiştiriyor. Makineden kahve aldıktan sonra bütün katı kaplayan açık ofisi boydan boya adımlayarak en uçtaki sütunun arkasında kalan odaya, daha doğrusu, dar bölmeye giriyor.


10:00

Çalan telefonlar, tıkırdayan yazıcılar. Siyah renginden dolayı Darth Vader adını taktıkları fotokopi makinesi durmaksızın çekiyor. Karanlık tarafa geçmesine az kaldı. Ekranla konuşanlar, perdede sunum yapanlar. Sıkıntıdan sandalyede dönüp duranlar. Toplantı odasında topluca sıkılanlar. Ofis her günkünden daha gürültülü. Sanki hoparlörden boğuk bir yayın yapılıyor.


Cemil masasının önündeki aralıktan dışarı bakıyor. Kuşbakışı şehir manzarası. Filmle kaplı camın ardında gökyüzü gri mavi. Beton kütlelerinin ötesinde orman gri yeşil. Güneşli, güzel bir gün. İçeri temiz hava girse, diye geçiriyor aklından. Ama gökdelen pencereleri açılmaz. Gökdelenlerin arasından kuş sürüleri geçmez. Önlerini kesen bu dev korkuluklardan gündüz uzak dururlar. Gece ışıklarına aldanıp çarparlar.


Oturduğu yerde göz kapakları ağırlaşıyor. Gözaltları koyu, uykuya dalarken alnında huzursuz çizgiler beliriyor. Telefon çalınca irkilerek doğruluyor.


- Bilgi İşlem Departmanı’ndan arıyorum. Bilgisayarınızda sorun var mı?

- Hayır, yok.

- Bu sabah sanal bir tehditle karşılaştık. Çernobil felaketiyle ilgiliymiş.

- Olabilir, bugün 26 Nisan.

- Sistem çöktü. Devreye almak için uğraşıyoruz. Sizin etkilenmemeniz ilginç.

- Etkileri yirmi yıldır bitmedi, diye mırıldanıyor Cemil.

Telefonu kapatırken kayıştaki kan lekelerini fark ediyor. Saatin altında kalan yaranın aldığı hâl yüzünü buruşturuyor. Bileğini sıkıca sarıyor.

12:00

Plaza çalışanları tek tip koyu renk giysilerle caddeye dağılmış. Öğle arası. Kaldırımdan yapay bitkilerle ayrılan plastik masalarda yemek yiyorlar. Havalandırmaya çıkarılmış mahkumlar gibi ileri geri gezinerek laflıyorlar. Yaz tatili planları ya da son şirket dedikoduları. Ayakta dikilerek sigara tüttürürken. Yüzlerine vuran güneşten afallamış gibiler.


Cemil, binaların arasında tek başına duran atkestanesine yaslanmış. Tepedeki dallara bakıyor. Tuhaf yuvaya. Kuş, bulabildiği çalı çırpının arasına meşrubat pipetleri ve naylon ip parçaları katmış. Eskiden olsa fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşırdı. Yürek burkan mimari sanat, yazardı altına.


Usulca ıslık çalıyor. Birkaç kez yineliyor arkadaşlık çağrısını. Ama yuvadan sarkıp bakan bir baş yok.


14:00

Peçeli Baykuş, İshakkuşu, Kukumav, Puhu. Ekrandan birer birer geçiyorlar. Bazı fotoğraflar uzaktan, pek net değil. Dosyalara nerede, ne zaman çektiğini not düşmüş. Cemil arşivini veri bankasına yüklüyor. Dünyanın dört bir yanından yerel yaban hayvanlarına dair ses ve görüntü kayıtlarının toplandığı.


Sesi kısıyor. Anlatıcı efsane baykuştan söz ederken. Antik dönemlerde haberci diye bilinen. Kuş gözlemcilerinin hayallerini süsleyen iri bir yırtıcı. Parlak kızıl tüylü kanatlarının açıklığı bir buçuk metreyi buluyor. Yerleşik çoğu baykuş türünden farklı olarak kısa mesafe göç ediyor. Yunan Adalarından Kuzey Anadolu'ya. Ne yazık ki, soyu tükenmek üzere. Yıllardır rastlayan olmamış. Ya da insanlardan saklanmayı iyi beceriyor. Filmin sonlarında havadayken çekilen baykuş çalılara doğru kayarak alçalıyor. Avı bir tarla faresi. Yakaladığında pençeleriyle öyle sıkı kavrıyor ki, uçarken farenin sadece kuyruğu oynuyor.


16:00

Yaklaşan adımlar bölmeye girmeden önce ekranı kapatıyor. Tam zamanında.

- Cemil, ne haber? Proje nasıl gidiyor?

- Ha, o mu? Az kaldı sayılır.

- Abi, geçen hafta bitiriyordun hani? Kaçtır sallıyorsun.

- Neye takıldığımı biliyorsun.

- Detayları kafana takma sen. Resmi izinleri falan biz halledeceğiz. Bu işin altından senden başka kimse kalkamaz. İstiyorsan yanına yardım edecek birilerini vereyim.

- Gerek yok, ben yaparım.

- Ne zaman yaparsın peki?

- Bu gece.

- İyi. Bileğine ne oldu senin? Ruh gibi görünüyorsun. Yine kuş sevdası mı?

- Bu sıralar gelmeleri gerekiyordu.

- Kimin?

- Belki de yollarını kaybettiler.

- Abicim, bırak şu kuşu, yeşili de işimize bakalım. Ben şimdi ofis dışına çıkıyorum. Ne yap et, yarına dek mutlaka bitir şu işi.


Arkasından Cemil kendi kendine, Her şey bu gece bitecek, diye mırıldandı.


17:00

Önünde boş kahve bardakları. Uyuyor. Masaya dayadığı yüzüne güneş düşmüş. Ağzı hafifçe aralık, kolu yandan sarkmış. Bileğine sarılı gazlı bezden kan damlıyor. Açık duran en alt çekmeceye. Fotoğrafın üstüne. İki erkek çocuk tahta bir kulübenin yanında duruyor. Arkalarında bulutlu, yemyeşil bir dağ. Büyük olan omuz hizasına kaldırdığı el bileğinde bir kuş tutuyor. Gururla. Bir şahin ya da atmacayı taşır gibi. Baykuş yavrusunun sol kanadı sarılı.


21:00

Polis arabasını görünce merdivenden iniyor. Yeraltına. Eşofmanı, beresi, sırtındaki çantası siyah. Sadece yeleğinde fosforlu çizgiler var. Uzun koridorlar boyunca bisikleti yanında sürüyor. Metro iş çıkış saatine göre tenha. Trende yer bulup oturuyor. İnenler, binenler. Çoğu yorgun argın. Geçim derdi. Büyük şehrin keşmekeşi. Hayattan usanma. Boş verme. Hızla kayan dehliz duvarlarına bakarken Cemil’in gözü dalıyor. Vazgeçebilir. Eve dönüp kanepede televizyon seyreder. Belgesel ya da heyecanlı bir yabancı dizinin bölümlerini arka arkaya. Elinden geleni yapmadı mı? Forumlara katıldı. Protesto gösterilerine, eylemlere. Uluslararası kuruluşlara dilekçeler yazdı, raporlar gönderdi. Tüm çözüm yöntemleri denendiyse. Bu pervasız tahribat nasıl durdurulur?


Son durak. Bisikleti vagondan çıkarırken kalakalıyor. Basamakları üçer beşer inen genç adama takılıyor gözü. Az sonra kalkacak trene yetişmeye çalışan. Uzun boylu, yapılı. Bazen oluyor bu. Dalgın anlarında. Karşıdan gelen birini boş bulunup o sanıyor. Ağabeyi öylece çıkıp gelmiş. Hastalanmadan önceki haliyle. Tezcanlı. Koşarak içeri dalmasıyla kapılar kapanıyor. Tren istasyondan ayrılırken Cemil ardından bakıyor.


23:00

Issız orman yolu uzun. Pedallara asılıyor. Yol ağzında devriye aracıyla karşılaşana dek.

- Bisiklet gezisi için geç değil mi?

- Kuş gözlemi yapmaya gidiyorum.

- Ne kuşu?

- Göçmen aslında, derken Cemil cebindeki baykuş resmini gösteriyor.

- Avlanmak yasak.

- Bulursam sırf fotoğrafını çekeceğim. Buralarda buna benzeyene denk geldiniz mi?

Jandarma resmi evirip çevirip geri veriyor.

- Baykuş işte.


00:00

Telefonu yol kenarında çalılığa atıyor. Yeleği de atınca artık belli belirsiz bir gölgeden ibaret. Sessizce kayalıklara tırmanan. Ancak karanlıkta gören bir göz onu fark edebilir.

Tepede dürbünle çevreyi inceliyor. Şehre çöken bakır rengi pus orman tarafında dağılıp berraklaşmış. Hava açık. Kumlukta sonlanan ağaç kümeleri, kıyıda köpüren dalgalar, açıkta bekleyen gemilerin ışıkları rahatça seçiliyor. Denizin rengi ince bir hatla ayrıldığı gece göğünden daha koyu. Çanak şeklindeki araziye yayılan ormanın siyahlığıysa sanki kıpırdıyor, bir şeyler sürekli hareket halinde. Sınırlar genişleyip, geri çekiliyor. Dolunayın önünden yırtıcı bir kuş geçiyor. Çukurluğun ortasındaki parlak bölgenin üstünde birkaç kez dönüyor.


Cemil, dürbünü yakınlaştırıp gündüz gibi aydınlatılmış şantiyeye odaklıyor. İnşası süren dev sütunlar. Harıl harıl çalışan iş makineleri. Yıkıcı, kesici, kazıcı, düzleyici. Yangından mal kaçırırcasına hafriyat taşıyan kamyonlar. Orman boydan boya tıraşlanmış. Kızıl çamurlu toprak açık yara gibi ortaya çıkmış. Devrilen ağaçlar elektrikli testereyle parçalanıp olay yerinden uzaklaştırılırken projektörler yeni kesileceklere doğru çevriliyor.


01:00

Ormanın içlerine kıvrılarak uzanan patika. Cemil, yolun bittiği yerde bisikleti bırakıyor. Yosun tutmuş kaya oyuğunda çantayı buluyor. Eliyle koymuş gibi. İçinden çıkan parçaları çarçabuk birbirine ekliyor. Kama benzeri büyükçe bıçağı kontrol ediyor. Bileğine sertçe sürterek. Kemiğe yapışan yumruyu kazırcasına. Yara yeniden kanıyor.


Yükünü sırtlayıp sık ağaçların arasında yürümeye başlıyor. Tempolu ama temkinli adımlarla. Her çıtırtıya, düşen her yaprağa kulak kabartıyor. Gece yırtıcılarının ürkünç çığlıkları sessizliği böldüğünde duraklayıp bir süre çevreyi dinliyor. Soluğunu düzene sokmayı başardığında daha hızlı ilerliyor. Çakıl taşlarını izleyerek. Topraktan sızan suyun dibine serili çakılları. Ayışığından düşen gümüş kırıntıları andıran. Eğilip sudan içiyor.


02:00

Ormanın ışık geçirmez bölümlerinde dolaşan karaltıyı izleyen meraklı göz, tünediği kuytuda durup durup dönüyor. Yeniden bakıyor. Onun yerde sürünmesine, yarıklarda gizlenmesine, ağaçlara tırmanıp daldan dala atlamasına, ne kadar çırpınsa da bir türlü havalanmamasına, tüm bu hareketlerine bir anlam veremese de acı çektiğini anlıyor. Bir hayvan başka bir canlının acı çektiğini hemen sezer. Her canlı türünün acıyla baş etmekte kendince yolları vardır. İnsanınkiler bazen dolaylı ve karmaşık olabilir. Gene de karşısındaki hayvan acının kokusunu alır. Bu acıya dayanıp dayanamayacağını bir bakışta kestirir.


Karaltı derinlere doğru kayıp gözden yittiğinde, ormanı fanus gibi kaplayan göğün çeperlerinde tekinsiz, tiz bir çığlık yankılanıyor.


03:00

Yeterince yaklaşılırsa geceleri ormanlardan yükselen gür sesler duyulabilir. Her ormanın sesi ayrıdır. Uğultusu, hatta bazılarının gümbürtüsü. Oysa bu ormanın sesi fazla çıkmaz. Belki yanı başındaki şehrin hoyratlığı karşısında çaresiz sindiğinden. Şimdiyse mutlak sessizliğe bürünmüş. Gecekuşları, cırcır böcekleri, kurbağalar susmuş. Sincaplar, tilkiler, sürüngenler, ormanın tüm sakinleri oldukları yerde pusmuş. Rüzgâr dinmiş. Rüzgârsız da hışırdayabilen yapraklar kıpırdamıyor. Kökler toprağın altında hareketsiz. Deniz dalgalanmıyor. Gece göğünde ne bir bulut var ne de bir kuş. Çıt çıkmıyor. Yalnızca makine gürültüsü, motor hırıltısı. Mekanik takırtılar, sabırsız homurtular. Sonra hepsi birden duruyor. Spotlar aynı anda sönüyor. Şantiye karanlığa gömülüyor. Sanki orman esnemiş ve orada ne varsa ansızın yutmuş. Ay batmış. Ortalık zifiri. Karanlık boşlukları tam dolduruyor. Öyle ki, gündüz ışık yanılsamasıyla ayrık görünen her şey birleşip tek olmuş. Orman nefesini tutmuş bekliyor.

Uzun süren sessizlik. Aniden sağır edici ses. Şiddetle patlayan. Yer sarsılıyor.


04:00

Alacakaranlıkta ağaçların arasında sessizce uçan kızıl baykuş. Görkemli kanatlarına sanki susturucu takılı. Özel bir kuş olduğu belli, ne aradığını bildiği de. Topraktan tüten kalın sise, havayı ağırlaştıran kesif dumana rağmen tek dala, tek yaprağa değmeden süzülerek ortadaki açıklığa doğru alçalıyor. Bilekten kesik. Yerde duran ele. Parmaklar hafifçe bükülü. Avuç içinde su birikmiş. Baykuş eli bir hamlede kapıyor. Pençeleriyle sımsıkı kavrayarak havalanıyor.


05:00

Kuşlar kadar özgür…


- - - - - - -






Şubat 2015, Şile


Nisan 2015, Betonart Mimarlık Dergisi

44. Sayısında Yayınlanmıştır