Bom




/ Tüm olasılıklar eninde sonunda tekrar edecek. Tıpkı sonlu bir sayı dizisinin, sonsuz bir sayı dizisi içinde sonsuz kez tekrarlamasının şaşmaz matematiksel doğruluğu gibi.



#sonsuzdöngü #tekrartekrar #doğufelsefesi #meditasyon #ölümmeditasyonu #intihar #özyıkım #selfdestruction #nietzsche #hamile #öykü #kısaöykü #türkçeöykü #edebiyat #felsefe #felsefiöykü #felsefiedebiyat






BOM


Döngüsel modele göre evren devamlı açılır, kapanır. Önce balon gibi şişer ve sonra söner. Tekrar tekrar… Sonsuza kadar… Milyarlarca yıl süren ardışık devirler boyunca. Büyük patlamanın ardından uzayzaman hızla genişler. Ta ki, dağılan parçalar yavaşlayıp durana, kütle çekimine yenilip bir araya toplanmaya başlayıncaya kadar. Yıldızlar ağır ağır birbirine yaklaşır, uzam daralır, madde ve enerji sonunda bir noktada sıkışarak tekilliğe ulaşır. Zamansız bekleyiş ve tekrar bom! (ya da ‘Ommm’) Arka planda daima çınlayıp duran o ses… Bu model – kalp gibi atan evren diye de bilinir – karanlık enerjinin başrolü üstlendiği yeni senaryolar ortaya atılana dek fizikçiler arasında hayli rağbet görüyordu. Hatta tarihin tamamının sayısız sefer tekrarlayacağına inanan bilim adamları ve felsefeciler vardı. Ebedi bir döngüden söz eden eski Hint öğretilerini andıran bu teorinin batılı zihinlerce kabullenilmesinin sebebi, temel bilimsel varsayımlara dayanmasındandır: Doğa yasaları kaçınılmaz şekilde nedenselliğe tabidir ve evren sınırlı sayıda parçadan oluşmuştur. Oysa zaman sonsuzdur. O halde gerçekleşen tüm olasılıklar eninde sonunda tekrar edecektir. Tıpkı sonlu bir sayı dizisinin, sonsuz bir sayı dizisi içinde sonsuz kez tekrarlanmasının şaşmaz matematiksel doğruluğu gibi.


Eğer gerçekten bitmek tükenmek bilmeyen katı bir döngünün içindeysek; her an, en sıradan ya da olağanüstü fark etmeksizin, tekrar yaşanacak demektir. Gitgide kâbusa dönüşen uzun bir düş... Sabah çalan taş kalpli saat. Birinci ihtar. Kapatma düğmesine basan kör elim. Israrla tekrar çalışı. Sonsuza kadar çınlayacak mı? Sürünerek yataktan kalkışım. Gece okurken sızdığım kitaba ayağımın takılışı. Nietzsche. Tutkuyla değil, mecburen yaptığınız işe yetişmeye çalışırken görmek isteyeceğiniz son kişi. Gözlerim yarı açık dolaptan rastgele kıyafet çekişim. Üzerime dökülen raf dolusu kazak. Bir, iki. Toplamaktan vazgeçip öylece bırakışım. Televizyona şuursuzca bakarken sallama çay eşliğinde bayat krakerleri ağzıma tıkıştırışım. Yere düşen kırıntılar. Borsa düşmüş, altın çıkmış, hava soğuk ve yağmurluymuş. Sabah yogası yapan su kaplumbağasına yemini verişim. Bir, iki, üç adet. Aceleyle kendimi sokağa atışım. Yanıma şemsiye almayı unutuşum. Dolu geçen dolmuşlar. Bir, iki, üç, dördüncüye zar zor binişim. Üstümün başımın çamur içinde kalmasına aldırış etmeden var gücümle koştuğum halde kaçırışım. Kulağımda küçük bombalar gibi patlayan kalp atışlarım. Bir, iki, üç, dört, beş. Uzaklaşan vapurun puslu bulutlara fırlattığı haykırış. Bir sonraki seferi beklemekten başka çaresiz, kalakalışım. Sil baştan, her adım, her ayrıntı. Tekrar tekrar, sonsuza kadar…


Önceleri sadece öylesine bir fikirdi. Oyalanmak amacıyla arada sırada düşünülen zararsız bir akıl oyunu, tuhaf bir hayal işte… Artık tekrar tekrar dönüyorum etrafında. Gerçek olmasının özlemini çekiyorum. Küçük bir değişikliğin… Eğer tek bir şeyi değiştirebilme fırsatını yakalasam, yaşananlar ilelebet tekrarlansa dahi umurumda olmaz. Basit bir müdahaleyle bu sonrasız döngü katlanılır hale gelebilir. Önemsiz bir seçim farklı olsa yeter.


Evet, eğer mümkün olsa neyi değiştireceğimi çok iyi biliyorum.


Genç kadın bacaklarını açmış yatarken dişlerini sıkıyor. İki ay geçtikten sonra başlayan kanamadan dolayı endişeli. Hamile kaldığına eminken. İlk bebeğine. Doktor yer değiştirip ikinci aşamaya geçiyor. Stetoskopla hastanın karnını muayene ediyor. Yanlara bastırıyor. Gebeliği doğruluyor ama bir sorun var. Bebeğin kalp atışları duyulmuyor. Dikkat kesilmiş dinlerken sabitlediği gözlerini kaydırıyor, tekrar deniyor. Ama yararı yok, belli belirsiz. Zayıf, çok zayıf atıyor olmalı, belki de…


Daha çok balığa benzeyen embriyo annesinin rahmindeki denizde yüzüyor. Bir insana dönüştüğünde onu nelerin beklediğini bilseydi… Ve seçme şansı olsaydı… Bilse, çırılçıplak doğacağını, üşüyeceğini, hiç ısınmayacağını, yine çırılçıplak öleceğini. Doğar doğmaz acıkacağını ve yaşamı boyunca asla tam anlamıyla doymayacağını. Türlü çeşit mikroplara ve son nefesine kadar acılara karşı bağışıklık geliştirmesi gerektiğini. Vitamin ya da sevgi eksikliği çektiğinde sağlığının bozulacağını. Dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren süregelen haksızlıkların ya mağduru ya faili ya seyircisi ya da isyankârı olmak zorunda kalacağını. Her durumda bedel ödeyeceğini. Başındaki benlik tacının ağırlığı altında ezileceğini. Feragat etmek istese bile ölene dek tahtın ona zimmetli olduğunu. Cesaret edip intiharı seçse, arkasında yarım kalmış işler ve gözü yaşlı yakınlar bırakacağını. Masalların dışında avuntu bulamayacağını.


“Bir varmış bir yokmuş.

Akla gelebilecek tüm zenginliklere ve güce sahip bir kral varmış. Yine de adını koyamadığı bir şeylerin yoksunluğunu hissediyormuş hayatında. Ne tacı tahtı, ne de altınları gözündeymiş artık. Orman cinlerinin en bilgesini epey zaman iz sürdükten sonra yakalamış.

Söyle! İnsan için en iyi, en arzu edilen şey nedir?

Cin soruyu duymazdan gelmiş. Kral tekrar sormuş, cin tekrar susmuş. Kralın inatla öğrenmek istemesi üzerine en nihayet cevaplamış.

Ey zavallı yaratık, rastlantının ve acının çocuğu! Ne diye işitmemen gerekenler hakkında konuşmaya zorluyorsun beni? Senin için en iyi şey, senin asla erişemeyeceğindir. Çok ötesindedir ulaşabileceğinin. Hiç doğmamış olmak, hiç var olmamak, hiç olmaktır.

Cin bir hamlede kurtulup, ormanın derinlerinde kaybolmuş. Ürkünç kahkahası, arkasından bakakalan kralın kulaklarında çınlamış durmuş.”


Eğer içine kısıldığım bu kısır döngüde tek bir değişiklik yapabilme şansım olsaydı, o bebeğin kalbinin atmamasını isterdim.


Doktorun yüzü ciddi. Nabzı duymuyor. Hastası göbeği açık bekliyor. Uzun süren suskunluk. Kapalı perdelerin arasından odaya sızan kırmızı ışık. Dışarıda trafik polisinin düdüğü ardı ardına çınlıyor. Akşam saatleri, ana cadde sıkışıyor. Şehrin üstüne koyu gri bir is çöküyor. Masada yatan annem başını çevirip sessizce ağlıyor. Üzgün ama atlatacak. Tekrar hamile kalacak, başka çocukları olacak. Aralarında ben olmayacağım. Dünya dönmeye devam edecek. İhmal edilebilir bir kayıpla, bensiz. Sıradan bir karar. Bir kertenkelenin kızgın güneşten taşın altına kaçması kadar. Kalbim atmadı. Hiç doğmadım. Varlığa düşmedim. Bir kuşu özgür bırakır gibi değil, kafese hiç sokmamak gibi. İnsan değilim, balık değilim. Çevrimin ağına yakalanmadım. Yüzüm yok, hiç kimsenin düşü dahi değilim. Hiçliğin karanlık karnındayım. Burada kalp atışı yok. Mutlak sessiz, kıpırtısız. Tıpkı Tanrı gibi bu dünyaya ait değilim. Öncesiz ve sonrasız uykumda kendime anlattığım masallar bir varmışım bir yokmuşum ile başlamıyor. Sadece yoğum. Ğum. Ğmmm.



- - - - - - -





Aralık 2011, İstanbul



Ocak 2013, Sözcükler Edebiyat Dergisi

41. Sayısında Yayınlanmıştır