Üçümüz



/ Bazen Adam uyanacak gibi geliyor bana. Kâbus dolu bir uykudan uyanır gibi olduğu yerde sıçrayacak. Ağır bir hastalıktan iyileşir gibi kendine gelecek. Uzun bir yalanın kurbanı olduğunu idrak etmişçesine kuşkuya kapılacak. Kötü bir şakaya maruz kaldığını öğrenmişçesine dikkat kesilecek. Zindandan çıkmış gibi kamaşan gözleri görmeye başlayacak. Üstünde ne varsa silkeleyip atacak. Bedeninin aslında sandığından hafif olduğunun farkına varacak. Kendi hafifliğini hissedecek. Ayağa kalkacak ve ufuktaki güneşe doğru denizin üzerinde yürüyüp gidecek.




#ada #deniz #birlik #unity #trinity #kutsalüçleme #babaoğulkutsalruh #isa #isamesih #adem #ortaçagfelsefesi #medieval #medievalphilosophy #augustine #aquinas #plotinus #heraklitos #aynınehireikikezgiremezsin #mimari #öykü #kısaöykü #türkçeedebiyat #kısafilm #senaryo





ÜÇÜMÜZ


The soul is like an uninhabited world that comes

to life only when God lays his head against us.

Thomas Aquinas



Ustam bir keresinde, aynı kadınla iki kez sevişemezsin, demişti. Gençlik rüyalarına daldığım zamanlarda. Her seferinde aynı sarı saçları, süt rengi bacakları ve kocaman memeleri görürdüm. Zevkten kısılmış gözlerin sahibi kulağıma hep aynı açık saçık sözleri fısıldasa da aslında yüzü yoktu.

Aynadaki yüz tanıdık olmasına tanıdık ama hatların keskinliğini yitirdiğini fark etmemek mümkün mü? Tıraş bıçağını rahatça gezdirebilmek için artık gevşemeye başlayan yanakları öbür elimle gerdirmek zorunda kalıyorum. Sinekkaydı olsun diye eskisi kadar uğraşmıyorum. Suda çözünen her madde bu adanın yapış yapış havasına temas ettiğinde eriyor sanki. Otelden dışarı adım atar atmaz, daha şantiyeye bile varamadan saunaya girmiş gibi baştan ayağa ter içinde kalacağım.


Yeniden yapılandırma ekibiyle birlikte her gün yeni bir savaşa giriyoruz. Amansız dalgalara karşı sonu gelmeyen mücadele. Dünyanın en büyük yapay adasını tek parça halinde tutmaya çalışıyoruz. Uzaydan en iyi görünen insan yapısını. Adam Adası… Kollarını açarak denize uzanmış devasa adam. Açığından geçen gemilerden görünen silueti dahi tıpkı insan. İşimiz okyanusun Adam’ı yutmasına, kum tanelerine ayrıştırmasına engel olmak.


Rüzgârın bugünkü şiddeti? Yüzey ve dip akıntılarının son durumu? Ayrıntılı hava raporu ulaştı mı? Tropik fırtına sağ omuzdan vurursa toprak kaybına yol açar. O bölgede kıyıyı geri çekmeliyiz. İşçi barakalarını hemen boşaltmak lazım. Koyun öteki tarafında kalan malikâneleri uyarmalı. Gerekirse onları da tahliye edeceğiz. Batı yönünde tsunami alarmı kalktı mı? Orta kesimlerde zemin gittikçe yumuşuyor. Kum pompalarının gücü en yüksek seviyeye çıkartılmalı.


Bana ‘Unitarista’ ismini takmışlar. Güney Amerika kökenli sakinler. Bir arada tutan, birliği koruyan anlamında. Oysa fikrimi sorsalardı Ada’yı yekpare görmekte zorlandığımı söylerdim. Onu bütün olarak kabul etmek yalnızca uygulamaya yönelik. Çok katmanlı ve kurgulanmış bir bütünlükten söz edilebilir ancak. Birlik tanımı eşyaya hangi birimin atfedildiğiyle ilgili değil midir zaten?


Deniz seviyesinin altında kalan su ve kum tabakaları. Üstüne kat kat beton ve toprak dökülerek denizden kazanılmış binlerce dönüm arazi. Toprağı tutması için yetiştirilen bitki örtüsü. İnşası on yıllar süren muazzam şehirler. Durmadan dağılan ve yeniden kurulan bir ada. Her an ayrışan ve birleşen. Tuzlu suyla kum tanelerinin kesintisiz deviniminden türeyen.


Daha önceleri palmiye, hilal gibi başka geometrilerde yapay adalar denenmişti. Yığma tekniğinin kısıtlı imkânlarıyla. Hepsi ana karaya yakındılar. Oysa Adam Adası, Pasifik’in orta yerinde milyonlarca metreküp kumdan oluşan yatağının üzerinde yüzüyor. Nükleer tribünler taban yüzeyine dik dev girdaplar yaratıyor. Girdaplar okyanus dibinden sürekli kum çekiyor. Çevrimdeki kum taneleri su sütunları boyunca dizilip adeta demir atıyor ve ada bu sayede sabit kalıyor. Limanları, havaalanları, iş merkezleri, fuar ve kongre saraylarıyla dünyanın en geniş serbest ticaret bölgesi. Yeni dünya düzeninin son harikası. Hiçbir ülkeye, millete ya da geçmişe ait olmayan. Sahipsiz, kimliksiz ve yarınsız. Geceleri caddelerini arşınlayan çocuk fahişeler kadar yarınsız. Uluslararası markaların lüks vitrinlerle gövde gösterisi yaptığı hantal Babil kulelerini andıran alışveriş merkezleri kadar kimliksiz. Kopup savruldukları yere dönmenin hayalini kuran işçilerin evlerinde bıraktıkları çocukları kadar sahipsiz.

Ada’ya bir tek ben mi sahip çıkıyorum? Umursayan başka kimse yok mu? Onu tepe tepe kullanan sadece şirketler değil gerçek insanlar. Üzerinde yaşayanlar Ada’nın bir gün batacağını bilir. Ve herkes bunun kendisinin Ada’yla işi bittikten, yeterince para kazanıp onu terk ettikten sonra gerçekleşeceğine neredeyse emindir. Adam’ı sadece ben mi düşünüyorum?

Beklerken karalıyorum. Adam figürleri. Boynuz ve kuyruk ekleyince şeytana benziyor. Eğer başının etrafında bir hare olsaydı dalga kıran işlevi görürdü. Ya da iyice şişmanlatmalı ki, şöyle yuvarlak normal bir adaya benzesin. Sessizce giren temizlik görevlisi buruşturduğum kâğıtlarla dolu çöpü boşaltıyor, kirli fincanları topluyor. Beni ofiste görmeye alışık değil. Bugün sahaya inmedim. Bilgisayarın önünde telekonferans yapmayı bekliyorum. Ada’nın mimarıyla.


Herhalde mimar sözleştiğimiz saati pek önemsemiyor. Belki de unutmuştur. Nihayet uzun süredir kırmızı yanıp sönen hat yeşile dönüyor. Ekrana dayanan yaşlı surat bütün görüş alanını kaplıyor. Kulağını yan çevirse de sesimi duymuyor. Yanındaki kadın kulaklık takmasına ve geriye yaslanmasına yardım ediyor. Arkasındaki duvarda kariyerinin son dönemlerinde Sibirya’da inşa ettiği ünlü yaşam merkezinin fotoğrafı asılı. Resmin altında ‘Archi­tek­tur ist die erstarrte Musik’ yazıyor. Mimari donmuş müziktir. Masasında kurşun kalemlerle dolu bir kutu ve kilden yapılmış bir Adam Adası heykelciği var. Onunla daha önce tanışmamıştık. Çalışmaya başladığımdan beri yani neredeyse çeyrek asırdır Ada’yı ziyarete hiç gelmedi.


Kendimi tanıtarak söze girip mevcut durumu özetliyorum. Teknik rapor verir gibi. Oysa mimar Ada’nın yürütme heyetinde yetkili değil. Çoktan emekli olmuş, tasarımda düzeltmeler yapamaz. Yine de görüşme talep ettim. Nasıl bir yarar sağlayacağını kestiremesem de Ada’nın yaratıcısının tavsiyesine ihtiyaç duyduğumu hissettiğimden. Anlattıklarım canını sıkacağı yerde keyfi yerinde görünen bir ifadeyle dinliyor beni. Sonra sözümü kesip soruyor.


“Oğluma iyi bakıyor musun?”


Düşmüş göz kapaklarının arasından mavi gözleri muzipçe parlıyor. Titreyen elleriyle heykelciği kameranın önüne koyuyor. İşte, üçümüz baş başayız...


“Elimden geleni yapıyorum efendim ama her geçen gün kötüleşiyor. Sanki okyanusun bünyesi onu reddediyor. Uzun süre dayanabileceğini sanmıyorum. Örneğin kafa bölgesini kuzey akıntıları yüzünden sık sık su basıyor ve…”


Ellerini birbirine vurarak gülmeye başlıyor. “Ben söylemiştim. Az daha kabul edilecekti. Latinler tamam demişti. Son anda Japonlar itiraz etmeseydi...” Cümlelerini gülme krizi yüzünden tamamlayamıyor. Kahkahalara kendini o denli kaptırıyor ki; iyice sarkmış etleri sarsıntıdan kopup düşecek, katıla katıla dizine vurduğu kolu oracıkta kalıverecek diye endişelenmekten, miladını çoktan doldurmuş uzuvlarının nasıl olup da yekvücut durabildiğine şaşırmaktan kendimi alamıyorum.


“Sizi iyi duyamadım.”

“Söylemiştim ben. Zamanında vaftiz edilmeliydi.”

Gülümsemeye çalışıyorum. “Neden olmasın? Her tür çözüm önerisine açığım.”

“Kafasının biraz suya batmasından zarar gelmez. Tabii, eğer yeniden çıkartmanın bir yolunu bulursan.”

Karamsar halimle eğlenmesini ve kahkahalarının dinmesini bekliyorum. “Ben de tam bu konuyu danışmak istiyordum size. Bazı seçenekler var. Gerçi oldukça uzun vadeli. Mercan oluşumlarının sorunlu kıyılarda serbestçe çoğalmasına izin verirsek doğal bir koruma kalkanı sağlayabiliriz.”

“Uzun sürmesinin mahsuru yok.”

“Fakat başka mahsurlar söz konusu. Temizliği bıraktığımızda kıyı şeridinin konturlarından vazgeçeceğiz. Şeklinin deformasyona uğraması kaçınılmaz hale gelecek. Sizin tasarımınız olan o çok başarılı stilize figürü kastediyorum.”


Suskunlaşması söylediklerimi ciddiye almaya başladığını mı gösteriyor? Adam heykelciğini elinde evirip çeviriyor. Vudu bebeğiyle oynar gibi vücudunu kalemin ucuyla tırtıklıyor.


“İlk karım beni neden terk etti biliyor musun?” Karşı köşedeki yardımcısına kaçamak bir bakış attıktan sonra sesini alçaltarak sürdürüyor.

“Adam’ı yeni tamamladığım yıllardı. Kazandıklarımla bir ev yapmıştım. Kelimenin tam anlamıyla mükemmel. Karım ve benim için. Ama o orada hiç oturmadı. Bir gün bile. İçinde kendini kusurlu hissetmeyeceği bir evi tercih edermiş. Rahat edeceği. Daha insani, gerçek yaşama yakın. Benim masal sarayıma ancak bir tanrıça yakışırmış. Ben zaten kendimi tanrı sanıyormuşum. Böyle, işte.”

“Anlıyorum, efendim.”

“Neyi anlıyorsun?”

Beklemediğim soru karşısında suskun kalmak yerine söyleyiveriyorum.

“Kişinin zihninin nasıl çalıştığı işine doğrudan yansır.”

Yeniden konuşmadan önce yüzüme uzun uzun bakıyor.

“İnsan suretinde bir ada hayal ettim. Gelmiş geçmiş en özel ada. Yapıların büyüklüğü, birbiriyle ilişkileri, tüm açılardan görünüşleri, açık alanlar, aklına ne gelirse say, dök. Teker teker çizdim. Evet, ben tasarladım. Ancak o binaların içine ne doldurulacağına, nasıl kullanılacağına karar veren ben değilim. İnsanlar nasıl bir ortamda yaşamak istiyorlarsa eninde sonunda mekanlar ona dönüşür.”

Daha fazla konuşacak bir şey kalmamıştı. “Sizi Ada’da görmekten memnun olurduk,” diye davet ediyorum nezaketen.

“Elbette iyi olurdu ancak sağlık durumum malum,” diyor bacaklarını göstererek. “Hem madem Egeliymişsin, mutlaka bilirsin. Aynı adaya tekrar dönemezsin.”



***************


Bazen Adam uyanacak gibi geliyor bana. Kâbus dolu bir uykudan uyanır gibi olduğu yerde sıçrayacak. Ağır bir hastalıktan iyileşir gibi kendine gelecek. Uzun bir yalanın kurbanı olduğunu idrak etmişçesine kuşkuya kapılacak. Kötü bir şakaya maruz kaldığını öğrenmişçesine dikkat kesilecek. Zindandan çıkmış gibi kamaşan gözleri görmeye başlayacak. Üstünde ne varsa silkeleyip atacak. İnanıyorum ki, yeniden yatmak, dalgaları dinleyip rüyaya dalmak yerine doğrulacak. Bedeninin aslında sandığından hafif olduğunun farkına varacak. Kendi hafifliğini hissedecek. Ayağa kalkacak ve ufuktaki güneşe doğru denizin üzerinde yürüyüp gidecek.


Gerçekte durum tam tersi. Kötü olaylar o kadar sıklaştı ki, neredeyse aralıksız acil durum halindeyiz. Parçalanan köşeler, sulara gömülen sahiller, harap olan limanlar ve benzeri daha pek çok soruna derhal müdahale etmek, sıradakiler için önlem almak gerekiyor. Toprak kaybetmemeye, kaybettiklerimizi geri kazanmaya ya da kalanları sağlama almaya çabalıyorum. Geniş çaplı yeniden yapılandırma çalışmaları sürüyor. Ada yüzer şantiyeye dönüştü. Bu gidişle inşaat hiç bitmeyecek. Bir yerini düzeltirken öbür tarafı bozulacak. Onu her gün yeni baştan kuracağım. Okyanusun Ada’yı lime lime etmesine engel olmak, bulanıklaşan sınırlarını yeniden belirginleştirmek zorundayım. Öte yandan gözden çıkartılacak bölgelere karar vermek de benim görevim. Sınır çizgisi nereden çekilmeli? Hangi noktadan sonra Ada’nın artık eski Ada olmayacağını söyleyeceğiz? Kolları kopsa. Bacakları. Çeyreğinden sonra mı? Yoksa yarısından mı? Babamdan beri bu tür hesaplar yapmamıştım. Kanser tüm bedenini sarmıştı. Mum gibi eriyordu. Gençtim. Ortasından ölüm geçtikten sonra hayatımın eskisi gibi kalabileceğini sanıyordum. Yeterince uzaklaşırsam kaçabilirim sanıyordum.

Kâbustan farksız yorucu günlerden daha beteri uyku tutmayan geceler. Dönüp durduğum yatak Hint fakirlerinin yattığı çivili tahtalardan daha rahatsız. Spor ayakkabılarını giyip kendimi dışarı atıyorum. Havanın biraz olsun serinlediğini umut ederek. Sahil boyunca nefesim tıkanana dek koşuyorum. Çürümüş yosun kokan sıcak yağmurun altında. Küçük köpekbalıklarının cirit attığı bulanık okyanus tekinsiz homurtularla kaynıyor. Kabaran dalgalar plajda özene bezene kurulmuş kumdan kaleleri süpürüp yıkıyor. Şezlonglara devrilip sızanların uykusuna imrensem de yanıma yanaşan torbacıya ayık kalmayı tercih ettiğimi söylüyorum.


“En günahkâr adam bile ayık kafayla dolaşmayı hak etmez,” diyor sırıtarak.

“Ailen var mı?”

“Nişanlım var.”

“Burada mı?”

“Onu buraya getirir miyim hiç?” derken yeri gösterip yüzünü tiksintiyle buruşturuyor. “Köyde beni bekliyor.”

“O zaman bir an önce dönmeye bak. Yakında bu ada un ufak olacak.”


Bitmeyen kopuşların, asla tatmin etmeyen kavuşmaların adasında sahici bir şeyler bulmak mümkün mü? Ay bile dekoru tamamlasın diye göğe asılmış bir aksesuara benziyor. Neonlar sahteliklere karşı günışığından daha insaflı. Ada’yı ilk kez gece görenler onu gerçek bir kara parçası sanabilir. Ne de olsa binaları boydan boya kaplayan reklam panoları dünyanın her yerinde aynı. Ve burada da kumarhanelerin kapısı yardıma ihtiyacı olan yalnız ruhlar için sabaha dek açık.


Tek kolluların sıra sıra dizildiği salonda çıkışa en yakın makineye jeton atıp kolu indiriyorum. Tek hakkım var. Mekanik müzik ve rengârenk ışıklar eşliğinde silindirler dönüyor, dönüyor, duruyor. Elma, çilek, limon... Bu gece de olmadı. İçerdeki turist kafilesinden çığlıklar yükseliyor. Aralarından biri kazanmış. Dökülen jetonları sevinçle topluyorlar. Az ötedeki makinede sarışın bir kadın tepkisiz bakışlarla ardı ardına kola asılıyor.


Ada üzerinde gevşeyip rahatlamama yardım edecek birini bulabilir miyim gerçekten? İçimde bir yerlerde bir şeyler hissetmemi sağlayacak küçücük bir kıpırtıya rastlasam razıyım. Bir filmin, kitabın ya da basit bir şarkının tadını çıkaramayalı yıllar oldu. Hiçbir şeyden keyif almıyorum. Mutluluk verici bir gelişmeyi ya da özlenen birinin ziyaretini beklemiyorum. İşle ilgili sorunlar dışında kimsenin beni aradığı yok. Buna dair beklentim de. İple çektiğim bir tatil ya da tarih yok. Tüm günler eşit derecede sıkıcı. Mevsimler aynı yapışkan tekdüzelikte. Yıllar üst üste biriktikçe daha boğucu. Ne kadar arasam da devam etme isteği uyandıracak en ufak bir düşünce, tek bir olumlu duygu kırıntısı bulamıyorum. Nasıl olup da tanelere ayrışmadığımı merak ediyorum? Atomlara bölünmediğimi. Beni bir arada tutan gücün kaynağını ne? Hangi irade tüm uyumsuz parçalarımı yekpare bir bütünmüşçesine birbirine bağlıyor? Benliğimin birbiriyle çelişen kesirlerini. Zihnim onların savaş alanı. Kendinden bıkma hissi kavurucu bir güneş ve ben onun altında tamamen korunmasızım. İçimde sığınabileceğim, ardına saklanabileceğim hiç bir yer bulamıyorum. Ne bir ağaç gölgesi, ne bir taş, ne de bir kuytu…


Alkol damarlarıma çoktan yayıldı ama sarhoş olmayı beceremedim. Yataktaki kadının bakışları umursamaz, memeleri irice. Sahte de olsa saçları sarı. Bir kadının gerçekten sarışın olup olmadığının nereden anlaşılacağı bellidir. Ağlama isteğini bastırmak için başımı kopkoyu kuytuya gömüyorum.



- - - - - - -



Ağustos 2010, Bozcaada


Mimarlar Odası Öykü Seçkisi, 2010


“St. Augustine walking along the beach one day, taking a break from writing his treatise on the holy Trinity. The great scholar just couldn’t get his mind around this great mystery. He saw a little boy digging a hole in the sand, and then running to the ocean, filling up his hands with the seawater, running back to the hole and emptying the water into the hole. Augustine watched as the child went back and forth several times. Finally he said to the boy, “What are you doing?” The boy said,“Trying to fill that hole with the ocean.” And Augustine said, You’ll never fit the ocean in that hole.” And the boy said,“Neither will you be able to fit the Trinity into your mind.”