Kabuksuz



/ İçeri sızanları süzgecinden geçiren sanal bir kabuk. Benlik bilincini çerçeveleyen bir çeşit zırh ya da başka bir ifadeyle kapılarının ardında bize özgü gerçekliğin hapsedildiği bir zindan. Öyle ki, onun dışında kalan her şeye karşı kör, sağır ve dilsiziz.


#şaman #şamanayini #zamanyolculuğu #zamanyolcusu #bilimkurgu #bilimkurguöykü #fantastiköykü #metafor #deniz #gizem #öykü #kısaöykü #türkçeöykü #türkçebilimkurgu #senaryo #plot #kısafilm #dizisenaryosu #fantastikdizi






KABUKSUZ



Kapkaranlık göğün altında katran siyahı deniz kıpırtısız uzanmaktaydı. Issız koyun kumsalında bekleyen İnci, ağır hareketlerle ayağa kalktı. Çırılçıplak soyunup, ayağını suya daldırdı. Kan gibi ılıktı su. Midesi ağzına geldi, kıyıdaki çakılların üzerine kustu. Korktuğunu kendine bile itiraf edemediğini düşündü, yine de kararından vazgeçmeyecekti. Bu gece denize girecek ve dönmemek üzere yüzecekti. Birini arıyormuş gibi açıklarda gezindi gözleri. Neredesin, diye fısıldadı kendi kendine. Sessiz ve sıcak yaz gecesinden bir yanıt umarak tekrarladı. Devrim, neredesin?

Ay doğmaya başladığında, saatin daha gece yarısına bile gelmediğini bilmese şafak söküyor sanabilirdi. Görkemli dolunay adeta ufuk çizgisine sürtünmekten tutuşmuş, kırmızı harelerle alev alev yanıyordu. Yükseldikçe rengi pembeleşti. Denizin üzerinde bıraktığı pırıltılı izler öylesine davetkardı ki, üzerinden kayarak düş diyarlarına ulaşmak mümkünmüş gibiydi. ‘Bu güzelliği kelimelere ancak iyi bir şair dökebilir.’ diye geçirdi içinden.

Ay doğduğunda suya girecek Şaman

Dönmemek üzere yüzecek

Ay tutulduğunda, karanlığın hükmü sürerken

Bir kıyıya çıkacak, başka bir denizden

Yok olduğunda, ok olacak zamanı yaran

Eğer yolunu kaybetmezse

Ve zırhından soyunduğunda tümüyle

Zamansız sularda yıkanacak

Ay tutulması birazdan başlayacaktı. İnci derin soluklar alarak, sonu belirsiz yolculuk için cesaretini toplamaya çalışıyordu.


Kendini denizin kucağına bıraktığında üzerinden ışıl ışıl dökülen yakamozları fark etti. Etrafını sarmışlardı, her yerdeydiler. Kuzguni siyah sularda parıldayan gümüşi yakamozlar. Tıpkı Devrim’in gözleri gibi…


*****************



Onu ilk ve son kez gördüğü o akşam, üniversite kütüphanesinin üst katında öğretim üyelerine ayrılmış bölmelerden birinde yine çalışıyordu. Kitap bakmak için dışarı çıktığında etrafta kimse olmadığı halde gözlendiği hissine kapıldı. Rafların arasından onu izleyen bir çift göz vardı. Yakalanınca ortaya uzun boylu, düzgün görünüşlü ama tuhaf bakışlı genç bir adam çıktı.


Rahatsız ettiysem üzgünüm. Çalışmalarınız hakkında konuşmak istiyorum. İsmim Devrim

İnci aniden ortaya çıkarak korkmasına neden olan bu yabancıyı kibarca reddetmek istedi. Ancak yabancının yüzündeki ifadede şaşırtıcı derecede tanıdık gelen bir şeyler vardı. Her zaman güvendiği güçlü belleği onu bu kez yanıltıyor olabilir miydi? İlk kez karşılaştıklarından emin olduğu halde, sormaktan kendini alamadı.


“Daha önce tanışmış mıydık?”

Sesindeki titremeye karşın şakayla karışık başka bir soruyla yanıt verdi davetsiz misafir.

“Bu dünyada mı, yoksa olası bir başkasında mı?”


Olası dünyalar. Birbiriyle kesişmeyen zaman eksenleri. Daha sonraları her cümlesini tekrar tekrar hatırlamaya çalışacağı, uzun bir sohbetin ortasında buldu kendini İnci. İkisinin de merakla ilgilendikleri konu aynıydı: Zaman Yolculuğu. Devrim akademisyen olmadığı halde matematik ve fizik hakkında gayet yetkin görünüyordu; İnci’nin geliştirmeye çalıştığı teorinin zaman yolculuğunu mümkün kılabilecek bir kuramın altyapısını oluşturacağını hemen kavramıştı. İnci, çalışmalarıyla dikkatle ilgilenen bir dinleyici bulmaktan memnun halde, tahtaya geçip teorisinde hangi aşamaya geldiğini ve takıldığı noktaları anlattı.

Tanışmış olmaları belli ki, Devrim için çok önemliydi. Kendinden emin duruşunun ve sakin ses tonunun gizleyemediği çocuksu bir heyecan yaşıyor gibiydi. İnci’nin her hareketini, olağanüstü bir olaya tanıklık edercesine seyrederken, bakışlarından onu çok özel ve değerli bulduğu açıkça belli oluyordu. İnci bu yoğun ilgiye pek anlam verememişti.

*****************

Dolunay yükseldi. Yüzdükçe nefesleri düzene girmiş, kendini suyun içinde çok rahat ve huzurlu hissetmeye başlamıştı. Daha önce hiç düşünmemişti ama nasıl ölmek isteyeceği sorulsa belki de, ‘Yüzerek’ yanıtını verirdi. ‘Hiç dönmemek üzere uzaklara doğru yüzerek.' Tam olarak bu gece yaptığı gibi.

Belli belirsiz bir rüzgar çıktı. Açık denize yönelen sakin dalgaların üzerinde hızla kayarken, İnci’nin sırtı hafifçe ürperdi. Ay tutulmaya başlamıştı.


*****************


“Çığır açacak bir bilim adamı en anlaşılmaza hazırlıklı olmalıdır,” dedi Devrim, ateşli tartışmanın tam ortasındayken. “Ve aklın sınırlarını zorlamalıdır, aynı dünyanın en yüksek dağına tırmanan ilk insan gibi. Zirveye vardığında daha önce kimsenin görmediği bir manzaraya bakar, bayrağını diker ve ardından diğerleri de gelir. Zaman yolculuğunun anlaşılabilmesi için olaya tarafsız bölgeden bakılmalı diye düşünüyorum, yani zamansız bölgeden” Beyaz tahtanın başına geçmiş, irili ufaklı dalgalar çizmişti. Anlatılması zor olanı görselleştirmeye çalışıyordu.


“Bu,” dedi şekli göstererek “gerçeğin denizi olsun, zamansız ve uzamsız…” Dalgaları işaret ederek, “bu denizdeki farklı iki nokta birbirinden uzakta ya da yakında, önce ve sonra değildir.”


Sağduyulu bir bilim insanının trenden inmesi gereken son istasyona geldiğini hisseden İnci, yine de sordu.

“Peki, bu denize nasıl gidilir?”

“Aslında burada onun içindeyiz. Biz onun, o da bizim içimizden geçiyor.”

Devrim tahtaya bir çember çizerek devam etti.

“Bu da insan zihni… İçeri sızanları süzgecinden geçiren sanal bir kabuk. Benlik bilincini çerçeveleyen bir çeşit zırh ya da başka bir ifadeyle kapılarının ardında bize özgü gerçekliğin hapsedildiği bir zindan. Öyle ki, onun dışında kalan her şeye karşı kör, sağır ve dilsiziz. Doğrusal akan bir zaman kavrayışı bu kabuğu oluşturan en temel öğelerden biri ve kabuk doğumdan itibaren belleğimizde birikenler ile gitgide kalınlaşıyor.”


İlk çemberin içine kesikli çizgilerle küçük bir çember daha çizdi. “Anne karnında geçirdiğimiz dönem fiziksel gelişimin yanı sıra, zihinsel sınırların da belirginleştiği ve kabuğun kapandığı bir süreç. Annemizin zihinsel kabuğunun güvenli koruması altındayken zamanı nasıl algılamamız gerektiğini öğreniriz. Eğer hamilelik sırasında herhangi bir problemden dolayı bu kabuk kapanmazsa, çocuk doğduğunda zamanın doğrusal akmadığı bambaşka bir dünyaya gözlerini açar ve …’

“Bir zaman gezginine dönüşebilir”, diyerek Devrim’in sözlerini tamamladı İnci. “Bu durumda, hamile kadınları biyolojik birer zaman makinesi haline getirebiliriz, öyle mi?”

Son cümleleri pek de ciddiye almışa benzemiyor, kendi çalışmasıyla bağlantılı bölüme dönmek istiyordu. “Yani zamanda yolculuğun ancak şu ön koşulla gerçekleşebileceğini söylüyorsun: Kendi zaman eksenimizdeki neden sonuç zincirlerinden kurtulmak. Yani zihin kabuğumuz olmamalı veya kırılmış, parçalanmış olmalı. Nasıl başaracağımız hakkında aklına gelen parlak bir yöntem var mı?”

Devrim’in gözlerinden bulutlar geçti:

“Çok bilinen bir yol var: Ölmek…”


*****************


Ay tutuluyor, karanlık giderek koyulaşıyordu. İnci kıyıdan iyice uzaklaşmıştı. İleride varabileceği başka bir kara parçası olmadığını, doğrudan açık denize ilerlediğini biliyordu ama durmaksızın yüzmeyi sürdürüyordu. Birden öleceğini anladı, geri dönemeyeceğini… Bunu ilk defa gerçekten anladı.

Üzülmüyordu, ardından ağlayacak pek kimse yoktu. Anne ve babası hayatta değildi. Kardeşi ya da yakın akrabası yoktu. Eskiden beri zamanının çoğunu kütüphanelerde çalışarak geçirdiği için fazla arkadaşı ve birkaç istisna dışında aşk ilişkisi olmamıştı. Yaşıtları liseyi bitirirken, o üniversiteden mezun olmuştu. Dahi kız derlerdi ona, meraklı, inatçı kız… Adının bilim dünyasında duyulmasını sağlayan başarılı akademik çalışmalarına rağmen gelen tekliflerle ilgilenmemiş, mezun olduğu üniversitede kalarak, ders vermeyi tercih etmişti. Para ya da statü onu ilgilendirmiyordu çünkü tüm ihtiyaç duyduğu kalem, kağıt, sakin bir ortam ve ilhamdı. Beyninin kıvrımları arasında eşsiz bir hazine gibi gömülü kalan, onun için her şeyden daha değerli teorisini ortaya çıkartabilmek için gereken ilham… Devrim ona bu ilhamı vermişti. Kısa süre önce tamamlayıp Ulusal Bilim Kurulu’na gönderdiği son çalışmasının büyük yankı uyandıracağını biliyordu.

Saatlerdir yüzen İnci artık yön duygusunu yitirmişti. Her tarafını saran zifiri suların ortasında aklından geçenlerden kendisi bile korkuyordu.


‘Kayboldum, yolumu kaybettim’

*****************


Devrim ortadan kaybolmuştu. Sırra kadem basmıştı sanki.

İnci bir kitabı getirmek için birkaç dakikalığına bölmeden ayrılıp geri geldiğinde Devrim yoktu. Uzun süre bekledi ama o dönmüyordu. Bu arada Devrim’in masada bıraktığı kitap dikkatini çekti. Kapağında Şamanları çağrıştıracak bir resim vardı bu incecik kitabın. Eski bir alfabe ile şiir dizeleri gibi alt alta sıralanarak yazılmış, destan türünde bir anlatıyı andırıyordu. Kitabın içindeki tek çizimde karakalem gölgeleriyle, gece çırılçıplak suya giren bir insan resmedilmişti. Kitabın arka kapağının iç yüzüne bu kütüphaneden ödünç alındığını gösteren bir etiket yapıştırılmıştı. İnci etiketin üzerindeki tarih damgasını görünce şaşkınlıktan donakaldı: Tarih tam 28 yıl sonrasına aitti.

Kütüphane memurları damganın yanlış basıldığını düşündüler. Onlara Devrim’i görüp görmediklerini sorduğunda duyduğu yanıt daha da şaşırtıcıydı:

“Bu akşam sizden başka kimse yukarı çıkmadı.”

İşte buna inanması mümkün değildi. Çantasının kaybolduğu bahanesiyle güvenlik görevlilerini tüm kütüphaneyi aramaya ve kamera kayıtlarını izlemeye ikna etti. Devrim bütün gün boyunca binanın hiçbir yerinde görünmüyordu, sanki kütüphaneye hiç adım atmamış gibiydi.


*****************


İnci kıyıdan o kadar uzaklaşmıştı ki, artık istese de geri dönemeyeceğini biliyordu. Ay ile birlikte sanki zaman da tutulmuş, karanlık hükmünü sürmeye devam ediyordu. Her yönü kuşatan, her şeyi içine çekip yutan tekinsiz bir karanlık… Oysa aydınlanmak istiyordu İnci. Bu bilmeceyi çözebilmeyi her şeyden çok istiyordu. Artık saplantı haline getirmişti. Kimdi Devrim? Onu ziyarete gelen ve kapılardan içeri görünmeden sızabilen davetsiz bir konuk mu? Neden onu seçmişti? Hayal mi görmüştü, yoksa aklını mı kaçırmıştı?

Devrim’le karşılaştığı o günden sonra hayatı altüst olmuş, onunla geçirdiği saatlere mantıklı bir açıklama getirebilmek için çabalayıp durmuştu. Bu deneyimle ilgili en küçük olasılıkları bile titizlikle değerlendiriyordu. Ne yazık ki, keskin bilimsel sezgileri bu yaşadıklarının bilimsel bir açıklaması olamayacağını söylüyordu ona. Bir bilim insanının inanması gereken en son şey... Eğitimiyle, akademik unvanıyla, o güne dek sıkı sıkıya bağlı olduğu tüm değerlerle ve inançlarla çelişiyordu vardığı sonuç.

Tüm bunları bilmesine karşın, kurbanın kendisi olduğu mistik bir ayinin tam ortasındaydı şimdi. Devrim’in bıraktığı kitapta tüm detaylarıyla tasvir edilen ayinin. Yorgunluktan sarhoş gibiydi, başı dönüyordu. Bir balık hafifçe bir dokunuşla sıyırıp geçti kolunu.

Aşktan sarhoş olduğu birkaç hafta önceki o geceye ait başka bir dokunuşu hatırladı.


*****************


Şaman Kitabının dilini çözebilecek bir çevirmen arayıp durmuştu İnci. Nihayet dünyada bu dil üzerine derinlemesine araştırma yapmış tek kişiden randevu almış ve onu gerçeklere yaklaştıracağını düşündüğü uzak ülkeye doğru olan yolculuğa hemen çıkmıştı.

Etnik kökeni Şamanlara dayanan Orta Asya eski diller uzmanı kültürlü ve nazik biriydi. Çevirileri, büyük bir özenle ve dizelerin şiirsel tatlarını korumaya çalışarak yaparken, bir yandan da sabırla İnci’nin Şamanlarla ilgili sorularını yanıtlıyordu. Elindeki kitapla kafasını bozduğunu düşünmesine karşın, sürekli kendisine bakarken yakaladığı bu gizem dolu kadın ilgisini çekmişti orta yaşlı adamın. İnci onu incelemekten kendini alamıyordu çünkü adamla ilgili dilinin ucuna kadar gelip de adını koyamadığı bir şeyler çok tanıdık geliyordu: Belki bakışları, çekik siyah gözleri…

Çevirilerin tamamlanmasını kutladıkları ve kitaptaki aşk dizelerinden konuştukları son gece, şiirin büyüsü şarabın tatlı sarhoşluğunun etkisini artırdı. Şair ruhlu bu adamı İnci de çekici bulmaya başlamıştı. Onun kendisine dokunmasına izin verdi ve öpmesine… Güzel ama tekrarı olmayacak, ertesi sabah herkesin kendi yoluna gideceği bir geceydi.

Seviştiğinde nasıl bilirsen bittiğini

Öyle anlayacaksın karşı kıyıya geçtiğini

Zamanın görünmez ağlarına yakalanırsan

Şaman, öl ve yeniden yaşa en baştan

Kendini unuttuğun an önüne serilir gerçekler

Kendini unuttuğun an bulacaksın kendini

Gerçeğin denizinden bir damla taşırmaya yeter

Yeryüzündeki tüm sahte denizleri


*****************


‘Neden hala karanlık? Neden ay tutulması sona ermiyor? Saatlerdir yüzüyor olmalıyım, neden hala sabah olmuyor?’

İnci’nin yüzecek gücü kalmamıştı. Kolları ve bacaklarını hissetmiyordu artık. Suyun altından yüzüyor, yorgunluktan başını yüzeye çıkarıp soluk almayı bile unutuyordu.

Artık kaybolduğuna emindi. Suya girdiği denizde olmadığını biliyordu, başka sulardaydı. En başından beri içinde olduğuna göre tanıdık ama ilk kez fark ettiği için bir o kadar da yabancı bir denizde. Katran kadar karanlık, kan gibi ılık, ama apayrı bir deniz. Dibi yok, kıyısı yok. Ne tuzu tuz, ne de balığı balık. Damlaları su olmayan, canlı gibi kıpırdayan bir deniz… Dikkatle dinlerse denizin kalp atışlarını duyabilecekmiş gibi geldi İnci'ye. Kendini bu ritme bırakmak istiyordu, rahat bir yatağa uzanır gibi derinlere doğru bırakmak. Gitgide dibe doğru kayıyor ve yüzeye çıkmak için istek dahi duymuyordu. İnci denizle bütünleştiğini sezdi, denizde her ne varsa. Sanki dalga olmuştu, yakamoz, tuz, balık olmuştu. Deniz olmuştu ya da denizde kabuksuz bir inci…

‘Ölüyorum’ diye düşündüğü an, sessiz bir çığlık vurdu kapanmakta olan zihninin kapılarına. Kapattığı gözlerini kopkoyu karanlığın içinde birden açtı. Sanki birisi zihnine içeriden değmişti. İşte o an, İnci ilk kez fark etti: Karnında bir bebek vardı. Karnının içinde yüzen, varoluşa doğru belirsiz yolculuğuna başlamış bir bebek.

Kalan son gücüyle ayaklarını çırparak yüzeye çıkmaya çalıştı ama başaramayacağı belliydi. Ne kadar kör olduğunu anlamıştı sonunda ve Devrim’in aslında kim olduğunu.

Bebeğine hiç dokunamayacağı için acıyla burkuldu yüreği, ihtiyacı olduğunda yanında olamayacağı, büyütemeyeceği için. Onu karanlığın ortasında yapayalnız bırakacağı için ağladı. Gözyaşları döküldü, denizin tuzlu sularına karıştı. Gözyaşları aktı, aktı… Gözyaşları taştı, deniz oldu. Kendi gözyaşı denizinin içinde soluksuz kaldı.

Kaçınılmaz olanın ağına nasıl yakalanacaklarını, Devrim en başından beri biliyordu. Bu döngüde hangi rolleri paylaştıklarını da… Çok geç de olsa, artık İnci de biliyordu.

*****************


Sabaha karşı balıkçılar açık denizde çırılçıplak bir kadın bulduklarında ölmek üzereydi. Hastaneye yetiştirildiğinde, tüm çabalara rağmen beyin ölümü engellenemedi. Ülke, önemli akademisyenin yabancı bir denizdeki şüpheli intiharını ve Bilim Kuruluna adeta intihar mektubu niteliğinde gönderdiği son çalışmasını konuşuyordu. “Zamanda Yolculuk Kuramı Üzerine” başlıklı makale daha sonraları bilim dünyasındaki devrimsel değişikliğin başlamasına katkı sağlayan teorilerden biri olarak kabul edilecekti. Teorisini olabildiğince yalın bir dille anlatıyor, göndermeler yapmıyor, alıntılara yer vermiyor ve yüksek matematiği adeta büyücü gibi kullanıyordu.

Asıl önemlisi genç kadının hamile olmasıydı. Doktorlar, aylar boyunca bebeği yaşatmak için İnci’yi makinelere bağlayarak canlı tutmaya çalıştılar. Tıp tarihinde ilk kez bir çocuk bu kadar uzun süreyle, gebeliğin neredeyse başından itibaren, beyni ölmüş bir anneden doğacaktı.

Mucize bebek; gözlerini dünyaya açıp ilk çığlığını attığında, İnci’nin içi boşalmış bedeni ameliyat masasında son nefesini verdi. Bebeği evlat edinen aile ismini Devrim koydu.


- - - - - - -


Temmuz 2008, Asos