Kaçak Yayın



/ Nerede çaldığımızın hiç önemi yok. Dünyanın en görkemli konser salonlarında ya da ayaklarımızın denize değdiği ıssız kumsallarda, evimizin oturma odasında, izbe bar köşelerinde, hatta bu dünyanın dışında bir yerde olabiliriz.



#müzik #piyano #orkestra #fantastiköykü #frekans #buda #rahula #öykü #kısaöykü #türkçeöykü #senaryo #plot #kısafilm #dizisenaryosu #fantastikdizi




KAÇAK YAYIN




Bebeklerine ninni söyleyen anneler gibi usulca başladı kemanlar. Telleri adeta havayı incitmemek için olabildiğince nazik titreşirken, viyolonseller seslerini yükselttiler daha kalın ama yine şefkat dolu bir perdeden. Sonra müzik derinleşti klarnet de aralarına katılınca. Hep birlikte yavaş yavaş yüzeye doğru çıkarken, flüt yaklaşan olağanüstü tınıların müjdesini verdi kendini tutamayıp. Bir sessizlik rüzgarı esti, ahenkle dalgalandılar. Eksik kalan son sese özlem duyuyorlar, suskunlukları ile onu çağırıyorlardı sanki. Artık yarattıkları mükemmelliğe katacakları daha fazla bir şey kalmayıp sadece bekledikleri anda, piyanonun ilk notaları huzur denizine döküldü teker teker. Git gide daha hızlı aktı, aktı, melodiler hacim kazandı. Ardından tüm çalgılar ona eşlik ederek bütünleştiler, sesleri birbirine karıştı, birbirlerinin içinde eridi. Tarif etmek o kadar zor ki, böylesi bir müziği kelimelere ancak iyi bir şair dökebilir ama ne yazık ki ben şair değilim. Bir piyanistim, ya da öyle sayılırım. O gece Mozart’ın 21. Piyano Konçertosu’nu çalıyorduk ve piyanonun başındaki solist bendim. O kadar heyecanlıydım ki, hiç bir şey düşünemiyordum. Düşünebilseydim aklıma sonsuz mutlu ve huzur dolu olduğumdan başka bir şey gelir miydi acaba? Birileri mutluluğun resmini yapabilmeyi başardı mı bilmiyorum, ama ben kendi adıma o gece mutluluğun müziğini çaldığımı söyleyebilirim.

‘Seda, sana neler oldu? Neden sabahlara kadar piyano çalıyorsun? Varsa yoksa klasik müzik. Gören de İstanbul’da değil, Viyana’da yaşadığımızı zanneder. Tamam, kabiliyetliymişsin ama bu saatten sonra virtüöz olsan ne olacak? Kocanı, kızını bırakıp turnelerde mi gezeceksin? Harcanmış yetenekler ülkesi bizimkisi, 35’inden sonra bir kariyere başlayıp da bir yere gelmek mümkün mü? Herkes havuzlu sitelerde ev taksitine giriyor, sen piyano derslerine yatırıyorsun paranı. Daha faydalı bir uğraş bulsan, mesela yoga kursuna gitsen. Dibinize yeni alış veriş merkezi açıldı, daha kapısından adımını atmadın, üstüne başına bir şeyler alsan. Eskiden özenirdin giyimine, saçına. Şimdi iyice koy verdin kendini, erkekler ihmale gelmez. Enişte’nin ikinci hamileliğimde yaptıklarını hatırla. Az daha terk edecekti beni üç paralık bir kadın için. Kocanın yerinde başka biri olsa çoktan boşanırdı. Bereket seninki sesini çıkartmıyor, kendi işinde gücünde. Koydun salonun en baş köşesine piyanoyu, televizyon seyrettiğin yok, evden dışarı çıktığın yok. Halbuki paranız pulunuz var, arkadaşlarınla gez, dolaş, açılırsın biraz. Babam aradı geçen gün, ‘Seda’yı sakın ihmal etme’ dedi, endişeleniyorlar senin için. Çocukken ne akıllı uslu bir kızdın, en iyi okulları kazandın, en yüksek üniversitede okudun. Bizimkiler hep gurur duydular seninle. Yabancı şirkette çalışıyordun, geleceğin parlaktı, sen ne yaptın? Bırakıverdin, yırttın attın diplomalarını. Neymiş efendim bebeğinin en güzel zamanlarını kaçırmak istemiyormuşsun. Hepimiz çalışarak çocuk büyüttük. Geliri iyi diyorsun ama yaptığın tercüme işi daha eziyetli bence. Ne öyle, eve kapan bilgisayarın başından kalkmadan patent tercümesi yap dur. Öbür türlü ofise gidip iki insan yüzü görüyorsun. Seda, hiç normal davranmadığının farkında mısın? Neyin sevdasına düştün, niye kendini bu kadar müziğe kaptırdın aklım almıyor.’

Ne yazık ki neyin sevdasına düştüğümü sana hiçbir zaman açıklayamayacağım abla. Sorularını hiçbir zaman yanıtlamayacağım. Beni anlamak istemezsin. Ne diyebilirim ki, yaşadıklarımın hiçbir mantıksal açıklaması yok. Anlatsam deli olduğumu düşüneceksiniz, tutup kolumdan doktora götüreceksiniz. Ağır ilaçlar verecekler, uyuşturacaklar beni. O yüzden sen konuşacaksın, ben çoğunlukla susacağım. ‘Bir şeye özlem duyduğun ama adını koyamadığın oldu mu hiç abla?’ diye sormayacağım sana. ‘Sanki o parça tamamlanmazsa, ne yaşarsan yaşa hep yarım, hep kırık dökük, renkler soluk, sesler boğuk… Karşı konulamaz, önünde durulamaz bir iştah ama neye belli değil, onun dışındaki her şey tatsız tuzsuz. Peki, bir gün aradığın pat diye düşüverirse önüne, ilk kez gerçek anlamda yaşamaya başladığını hissedersen?’ gibi abuk sabuk sözlerle meraklandırmayacağım seni. ‘Evli ve çocuklu bir kadın için ayıp mıdır sadece kendisi için yaşadığı zamanlar olması? Ben kendimi içi bomboş bir kabuk gibi hissederken, kızıma hangi değerleri, hangi doğruları öğretebilirim? Yaşadığım her günden sıkılırken, nefes aldığım her an boğulurken, kendimi bile sevemezken ona verdiğim sevgi ne kadar sağlıklı olur? Bu dünyaya ait olmayan olağanüstü hazların peşine düşmenin elbette bir bedeli vardır. Bitmeyen uğraşların arasına serpiştirilmiş cılız sevinçlerle ve emekliliğe doğru gün saymaktan ibaret eski yaşam tarzıyla bir daha asla yetinemeyecek olmak tehlikeli sayılıyorsa eğer, ben bu riski göze alıyorum.’

Hayatımın seyri güvenli güzergahından, kızım piyano derslerine başladığı gün saptı. Makas değişikliğinin gerçekleştiği yer, her köşesinde notaların rengarenk balonlar gibi uçuştuğu cıvıl cıvıl bir müzik okuluydu. ‘Bu insanlar mutlular galiba’ diye geçirmiştim içimden. Müzik eğitimi almamakla çok şey kaçırdığımı orada anladım. Müzik öğretmeni kızımı sıra dışı yetenekli bulduğunu söyleyip, düzenli olarak çalışırsa başarılı bir müzisyen potansiyeli taşıdığını belirtti. Evde de pratik yapabilmesi için hemen gidip salonumuza sığabilecek duvar tipi dijital bir piyano aldık. Kuyruklu piyanoların akustiği mutlaka daha kalitelidir ama bizim aldığımızın en iyi özelliği kulaklıkları takınca apartman sakinlerini rahatsız etmeden çalınabilmesiydi. Hayatımda ilk defa bir piyanonun başına oturuyordum ve kızımla birlikte ben de öğreniyordum. Çalarken kendimi çok kaptırdığım bir gün kızım şaşkın şaşkın baktı bana ‘Anne sen piyano çalmayı biliyor musun?’ Sanki biliyor gibiydim. Duyduğum tüm melodileri notasız çıkartabiliyor, saatlerce hiç sıkılmadan çalışabiliyordum. Notalı çalabilmek ve tekniğimi geliştirmek için ders almaya karar verdim. Hocalarım beni keşfedilmemiş bir cevher olarak değerlendirdiler. Şansım yardım edip de zamanında uygun eğitimi almış olsaydım, şimdilerde dünyanın en saygın orkestralarıyla birlikte çalıyor olacağımı düşünüyorlardı. Profesyonel piyanistlerin düzeyine bir an önce ulaşabilmek için azmetmiştim. Neyse ki, çok uzun süre sabırsızlanmama gerek kalmadı. Bir yıl aralıksız her gece sabahlara kadar süren çalışmalar sonunda, oldukça ilerlemiş durumdaydım. Gündüzleri de tercüme ve günlük işlerimden kalan tüm zamanlarımda piyano çalışıyor ya da internetten indirdiğim konserleri tekrar tekrar izliyordum. Varlığından haberdar olmayıp, yıllar kaybettikten sonra ucundan kıyısından içine girebildiğim bir yaşam biçimiydi müzik. Meşe palamudu meşe ağacı olmaya direnebilir mi? O güne dek filizlenecek uygun ortamı bulamadığıma hayıflanmayı bırakıp, deneyimlediğim güzelliklerin tadını doyasıya çıkarmaya başladım.

‘Piyano klavyesi insanın on parmağı için tasarlanmış sonlu sayıda tuştan ibaret bir enstrüman gibi görünmekle birlikte sonsuz olasılığa açılan bir geçiş kapısına, bir sırçama tahtasına dönüşebilir’ diyordu çok ünlü bir virtüöz seyrettiğim bir röportajında. ‘Beyaz ve siyah tuşları; karanlık ve aydınlığı, iyi ve kötüyü, haz ve acıyı, açık ve gizli olanları simgeler. Ama öyle performans anları vardır ki, ne siyahları ne de beyazları görürsünüz, hiç birinin önemi kalmaz. İşte o noktaya gelebilenlerdir çaldıkları müziği kendilerinin kılarken aynı anda kendileri de çaldıkları müziğin olabilenler.’ Aynı piyanistin benim de üzerinde çalıştığım bir parçadaki performansını izlediğimde, sözünü ettiği felsefenin uygulamasını dinleyebilme fırsatım oldu. Büyüleyici güzellikte çalıyor, tek başına çalarken arkasında koca bir orkestra varmış hissini yaratabiliyor, ‘Bu adamın 12 parmağımı var acaba’ diye insanın kafasında soru işaretleri uyandırıyordu. Benim de aynı şekilde çalabilmem için teknik bir engel kalmamıştı artık, belki çok küçük bazı detaylar için pratik yapmam gerekiyordu o kadar. Asıl önemli olan eksiğimin ne olduğunu anlamıştım sonunda: Henüz beceremediğim, yalnız dikkatimi değil tüm benliğimi, bana ait ne varsa tamamını çaldığım müziğe odaklamaktı.

İlk defa gerçek anlamda odaklanmayı başardığım gece mucize de başladı. Olağanüstü bir konçertonun solo bölümlerine çalışıyordum, saat gece yarısını çoktan geçmişti. Artık tüm teknik sorunları aşmıştım. Hiç hata yapmadan mükemmel çalıyor üstelik kendi yorumumu da katabiliyordum. Parmaklarım kendiliğinden kayıyordu tuşların üzerinde, sanki bana ait değildiler. Ya da tüm dünya ve ben zaten bütündük, değil ki ellerim benden ayrı olsun. Hayatım boyunca başka hiçbir şeyden almadığım bir zevki tadıyor, benliğimin daha önce hiç çıkmadığı zirvelerde dolaşıyordum ki, müziğin en güzel yerinde birden arkamda çellonun sesini duydum. Tam sırası geldiğinde girmişti müziğe. Adeta bana yanıt veriyordu. Ben ise kendimi kaptırmış devam ediyordum, ne korku ne şaşkınlık çektiremedi ellerimi piyanodan. Sonra diğer çalgılar da eşlik etmeye başladılar. Kontrbaslar, obualar, davullar hep beraber çaldık. Tuşa her dokunduğumda mükemmel bir senkronla sürdürmekte olduğumuzu fark ediyordum, sanki hepsinin kulağı bendeydi. Daha önceden defalarca prova yapsak ancak bu kadar uyumlu çalabilirdik. Parça bittiğinde korkudan ve heyecandan titriyordum. Gözlerimi açamadan dondum kaldım dakikalarca. Orada olduklarını biliyordum ve gitmelerini bekledim. Kendime gelip de arkama bakmak için cesaretimi toplayabildiğimde hiç kimse kalmamıştı salonda. Kızım ve kocam içerdeki odalarda her şeyden habersiz uyuyorlardı.

Günlerce elimi piyanoya süremedim. Birlikte çalarken her şey harikaydı ama sonra gitmeyeceklerinden korkuyordum. Korkularım yersizmiş. Tıpkı benim gibi, tek istedikleri her şeyi geride bırakıp sadece müzik yapabilmek. Saf, gerçek ve aşkın, bu dünyaya ait olamayacak kadar olağanüstü bu müziğin parçası olmaktan başka nedeni yok biraraya gelmelerinin. Ancak onlarla birlikte çalmayı gerçekten istediğim zamanlarda bana eşlik ediyorlar. Sadece piyano çaldığım süre boyunca ortaya çıkıyorlar sonra sessizce kayboluyorlar. Aslında benim evime gelmiyorlar, aynı şekilde ben de onların bulunduğu yere gitmiyorum. Sanırım tüm orkestra üyeleri, her neredeyseler tam olarak orada çalıyorlar. Anlaması çok güç farkındayım, anlatması daha da güç. Zaten birbirimizi nasıl duyabildiğimizi tam olarak anlayabildiğimi söyleyemem. Garip bir orkestra bizimkisi. Gece yarısından sonra her zaman müzik yapmak isteyen birileri oluyor yayında. Sürekli yeni enstrümanlar girip çıkıyor, yeni katılımcılar oluyor. Bazıları ise devamlı orkestrada. Nerede çaldığımızın hiç önemi yok. Dünyanın en görkemli konser salonlarında ya da ayaklarımızın denize değdiği ıssız kumsallarda, evimizin oturma odasında, izbe bar köşelerinde, hatta bu dünyanın dışında bir yerde olabiliriz. Sanırım ortak yönümüz hepimizin müziğe olan aşk benzeri tutkumuz. Asıl önemli olan bu tutku işte…

‘Seda, kafayı iyice piyanoyla bozdun, geceleri uyumuyorsun. Kocan çalarken çok tuhaf davrandığını söylüyor, ne yapacağını şaşırmış durumda. Hepimiz senin için kaygılanıyoruz, doktora görünmen lazım. Şimdilerde psikologa gitmeyene anormal diyorlar. Millet leblebi şekeri gibi anti-depresan kullanıyor. Çoktan götürmeliydik seni doktora, çoktan. Şu haline bak, hiç iyi görünmüyorsun. Şu müzik sevdasından vazgeç lütfen, normal insanlar gibi yaşamaya çalış. Seda aklını başına topla, ayakların yere bassın. Kendini düşünmüyorsan kızını düşün.’


Kızımın, annesinin sonuna kadar yeteneğinin peşine düşüp kendini tamamlamaya çalışan gerçek bir sanatçı olduğundan haberdar olmasını isterdim. Kendini bulmak, ne aradığını keşfetmek için çıkacağı yolculuklarda ona örnek olduğumu bilebilmesini isterdim. Ama o henüz çok küçük. Buda oğluna, Rahula ismini koymuş, yani ‘zincir’. İkiye ayrılan hayatımın bu taraftaki bölümü dayanılmaz hale geldiğinde beni burada tutan tek bağ kızımın bana olan ihtiyacı. Son zamanlarda parçalandığımı hissediyorum, belki de çoktan ikiye bölündüm. Bu bölünmüşlüğe son verebilirim, onlara katılıp bir daha hiç dönmeyebilirim buralara. Kızım olmasa çoktan göçerdim müzik cumhuriyetine. Bir seçenek daha var elbette: Piyanoyu ortadan kaldırırım ve her şey birden normalleşir. Plazma televizyonlar cumhuriyetine geçerim, bu kez. İtalyan mobilyalar, en son açılan alışveriş merkezleri, ağdalı diziler, pilates kursları, psikologlar, çok satanlar listesinden kitaplar, beş yıldızlı tatil köyleri, Jumbo yemek takımları, Mango’nun indirim günleri cumhuriyetine geçerim. Herkes rahatlar, olur biter.

Son gece veda etmek için, çektiğim acıyı azaltabilmek için çalıyordum. Bir süre ayrı kalacaktık ama hiç bu kadar yakın hissetmemiştim kendimi diğer orkestra üyelerine. Bütün hüznümü paylaşıyorlardı benimle. Belki onlara katılmalıydım, hemen oracıkta. Sabahleyin ne halde bulurlardı beni, tahmin etmek bile istemiyorum ama ben en çok olmak istediğim halde olabilirdim. Eninde sonunda gerçekleşecekti bu. Ama şimdi, ama daha sonra. Öyleyse her gece cennetten yeniden kovulma lanetiyle yaşamak niye? Sanki müzik beni çağırıyordu, sanki müzik hiç bu kadar harikulade olmamıştı, hiç bu kadar yükselmemiş, hiç bu kadar kopmamıştı. ‘Belki de zamanı geldi’ diye geçiriyordum içimden. ‘Artık dayanamıyorum, bekli kaderim bu benim. Konser bittiğinde buralardan çekip gitmiş olmalıyım’

Ama konser bitmeden bir çocuğun ağladığını duyarak irkildim. Kulaklığı çıkarıp kızımın odasına koştum. Avaz avaz ağlıyordu: ‘Anne sen gidiyordun, müzik çalıyorlardı, sen onlarla gidiyordun’ diye hıçkırıklara boğuluyor, sözlerini tamamlayamıyordu. Ona sarıldım. ‘Güzel kızım dedim, melek yüzlüm, elmas taşlı altın zincirim. Hiçbir yere gitmeyeceğim, hep senin yanında kalacağım. Sen büyüdüğünde, eğer istersen beraber gideriz.’

- - - - - - -


Ekim 2008, İstanbul