Dolaptaki İskelet




/ Düşlerimde başka bir yerdeyim. Bildiğim bütün şehirlerden daha büyük, daha ıssız. Boğazın karşısındaki kıyı daha uzak. Sanki arada deniz değil, bozkır var. Çıplak tepelerin ve ayazda dalgalanan kuru başakların kül rengi denizi. Birbirine yaslanmış binaların gölgelediği uzun sokaklarda yürüyorum. Kaldırımlara oturup soluklanıyorum. Kaç yaşındayım?



#gençlikaşkı #ilkaşk #aşk #aşkmektupları #tavanarası #yazıevi #cihangir #ankara #kuğulupark #tunalıhilmi #hititheykeli #seksenler #davidbowie #bonnietyler #nilgünmarmara #kadın #ortayaş #kaybedenler #öykü #kısaöykü #türkçeöykü #türkçeedebiyat




DOLAPTAKİ İSKELET


There is no gift for the beloved. The lover alone possesses her gift of love.

Toni Morrison



Sayfaya tek harf düşmemişti henüz, aniden bastırdı. Yüzüm, gözüm, kucağımda sararmış kâğıtlar sırılsıklam.


Dizüstü bilgisayarın arkasından bakıyorum. Önümdeki bankta oturan genç çift sarmaş dolaş. Fitilli kadife pantolonları, asker botları, saçları kumral tonlarda karışmış. Ağaçların arasında gizlendiklerini sanıyorlar ve bütün sevgililer gibi yanılıyorlar. Titriyorlar ama ayazdan değil. Dakikalardır nefes almadan öpüşüyorlar. Buraya gelirken onları göreceğimi bilmiyordum. Şimdi tam karşımda zamanı tutmuş, bırakmıyorlar. Bulundukları an öylece asılı kalmış bütün devinim içinde korunarak. Yapraklarının yarısı dökülmüş, kalanı kızıl kahve kocaman bir kestane ağacının bakır rengi gölgesindeler. Arkalarındaki göletin koyu sularında kuğular yüzüyor. Az ötede yüzü atkıyla sarılı çocuğu annesi salıncakta sallıyor. Başka bir çocuk tahterevallide tek başına oynuyor. Film bitmiş, Akün sinemasından dağılan grup parkın öbür ucundan geçiyor. Yan caddede son sürat makam arabaları. Durakta kırmızı belediye otobüslerinin gri konvoyu. Soluk benizli güneş karbonmonoksit bulutlarına batıyor. Seyrediyorum. Onlar başka bir şehirdeler. Ben çeyrek asır sonrasında, galiba bugündeyim. Kapı çalıyor, bu haldeyken açmak istemiyorum. Tekrar çalıyor, ev sahibi kadın gelmiş. Ağladığımı saklamıyorum, saklanacak gibi değil. Önce şaşkın, sonra şefkatle bakıyor yüzüme. Kollarını açıyor. Kapının eşiğinde omzuna gömülüyorum.


Geçen hafta ilk gördüğümde ilginç bulmuştum ev sahibi kadını. Yaşı epeyce var ama saçı civciv sarısına boyalı. Tombul ellerinde çingene pembesi ojeler, sabahlığın üzerine attığı şalı rengârenk. İnce bir çizgi halinde alınmış kaşlarından birini havaya kaldırarak dikkatlice süzdü beni önce. Kısa süreliğine neden ev tutmak istediğimi merak etmiştir belki de. Değerli bir emaneti teslim edercesine verdi anahtarı. Ardından sevecen bir gülümseme. Dar merdivenleri ağır ağır çıktık. Bina seksenlerde takılıp kalmış sanki. Demir korkuluklar, yerler taş mozaik. Apartman boşluğunda yemek kokuları. Sessiz, sakin, ortalıkta kimseler yok. En üst kattaki ahşap kapı metalik griye boyanmış, çelik taklidi yapıyor. Üstündeki yaldızı dökülmüş pirinç rakam dokuz ile altı arasında kararsız, sallanıyor. Tek odalı bir çatı katı. Basit birkaç eşyayla döşeli. Güzelce temizlenmiş. Ev sahibi kadın mutfak tezgâhının üzerinden elini geçirerek tozunu kontrol ediyor. Damlayan musluğu sıkıyor. Eski olmasına karşın eve ısınmıştım ama elbise dolabını açtığımda ister istemez bir çığlık kaçıyor ağzımdan.


“Dur yahu, bir şey değil!” Kemikleri, yığılı durdukları alt köşeden çekiyor. “Alırım şimdi onu.” İskelet maketini elinde sallayarak beni sakinleştirmeye çalışıyor.

“Yok, kalsın. Korkmam normalde.”

“Tıbbiyelinin. Unutmuş, gitmiş!”

Duvardan sökülmüş poster izlerine bakıyorum.“Bu evde öğrenciler mi kalıyordu?”

“Kendi halinde bir çocuktu, fazla geleni gideni yoktu.” Yatak örtüsünü düzeltiyor. “Bir kız gelirdi arada.” Yastıkları kabartırken sessizleşiyor.“Karışan görüşen olmaz, istediğini çağırabilirsin.”

“Öyle niyetlerim yok,” diyorum neredeyse azarlayarak. “Yetiştirmem gereken yazılar var.”

“Tabii ya. Seni tutmayayım.” Kapıdan çıkarken duruyor. “Bir ihtiyacın olur. Uğrarım arada.”

Öylesine soruverdim. “Ayrıldılar mı?”

“Kim?” Kapıcı kadın bir an anlamadan bakıyor. Sonra halden anlayan bir gülümseme yayılıyor yüzüne. “Bilmiyorum.”


Bavulumu açıp yerleştim. Kutularda getirdiğim kitapları dizdim. Pencerenin önüne koltuk çektim. Tarihi yarımadaya ve boğaza nazır. Vapurların, camilerin ışıkları yanmaya başlamış. Fon koyu laciverde dönene dek seyrettim. Her seferinde şaşırtıyor. Güzelliğine hâlâ alışamadığımdan mı? Manzaranın keyfini sürmek yerine, uzun yıllardır yaşadığım şehre yabancı hissetmenin tam ortasında yakalıyorum kendimi. Dönüp alsam iyi olacak. Buraya kapanmadan önce yanımda getirmek istediğim bir kutu daha var.


Başka bir oda hatırlıyorum. Sohbet eden annelerimizin oturduğu salona bakan kapısı hiç kapanmayan, kımıldasak duyacakları. Köşede ayakta duran iskeletin kafatasında motosiklet kaskı. Masaya yayılmış ders notları. Duvar boyunca kitaplık. Karşı duvarda posterler. Kadavralar hakkında sorularımı yanıtlardı sabırla. Dev anatomi atlasını karıştırmamı seyreder, cinsel organlar bölümünü atlamama gülerdi. Çay içerdik, gülerken bisküviler boğazımıza kaçardı. Satranç oynardık. Yaptığım yanlış hamleleri geri almama izin verir, doğrusunu öğretirdi. Bazen gitarla son çıkardığı parçaları çalardı. Raftan bir kitap seçer, içinden bir şiir gösterirdi. Bazen kendi şiirlerini. Bana yazmış olmasını dilediğim. Çalışma lambasının aydınlattığı odadaki tek sandalyede otururdum. O çıplak ayaklarını yatağa uzatıp sırtını duvara yaslardı. Susup sadece baktığında ilk ben kaçırırdım gözlerimi. Karnıma kramp saplanır, kazağın içinde sıcak basardı. Pencereyi açamazdık, Ankara’ya kurumla karışık is yağardı. Ama odanın içi bahardı. O da bahardı, ben de bahardım. Önümüzde koca bir hayat vardı. Yanlış hamlelerin geri alınamayacağı.


Tavanarasındaki sayılı günler âdeta çalıntı mücevher, er geç yakalanacağım. Aile saadetinin mazbut işgali altındaki kendi evimle kıyaslandığında burası çalışmak için cennet. Ama bu fırsatı yazmaktan çok okumak için kullanıyorum. Toplam yirmi sayfayı, tekrar tekrar. Masanın başına oturduğumda çok geçmeden gözüm onlara kayıyor. Her seferinde yeni ayrıntılar keşfediyorum. Karaladığı yerlerin altına gizlediği kalem sürçmeleri. Çetrefilli el yazısının kapandığı ve açıldığı paragraflar. Özendiği cümleler, üzerine sıkı sıkı bastırdığı sözcükler. Uykusu gelince aşağı doğru meyleden satırlar. Atmaya kıyamadığım ama bir kutuya tıkıp unuttuğum mektuplar. Bana yazdığı. Milattan önce bin dokuz yüz seksenlerde. Kişisel tarihime arkeolojik kazılar yapıyorum. Yontma cahil dönemlerimden bulup çıkardığım bu sayfaların ne anlatmak istediğini ancak şimdi anlıyorum.


.... bir süre daha sabretmem gerekecek. Her açıdan yetişkin gibi hissederken, maddi olanaksızlıklar kendime ait bir evim olmasına elvermiyor.

… sürpriz yapıp size uğrayacağım. Tunalı’da küçük bir motosiklet turu için seni kaçırmayı planlıyorum. Garip ama mektubu postaneden birlikte atacağız. Okuluna vardıktan sonra eline geçer. Şiirleri okuyunca ne düşüneceğini merak ediyorum.

.... bu notu sizden ayrıldıktan sonra yazdım. Kapıyı açtığında gözlerindeki pırıltı umut vericiydi ama annenden izin çıkmadı. Sen de hiç ikiletmedin. Aslında baş başa kalabilsek iyi olacaktı. İçimde sana boşaltmak istediklerim var ama anlaşılan en doğrusu beklemek. Büyümeni ve güzelliğini paylaşmayı öğrenmeni beklemek. Şiirleri zarftan çıkardım. Daha sonra gönderirim.

Ben büyüdüm artık. Büyüdüm ve büyü yapmayı öğrendim. Yaşananları başa sarıp yeniden oynatabilirim. Aklıma estiği gibi doldurabilirim hafıza boşluklarını ama o hiç görmediğim şiirleri oturup onun yerine yazamam. Böyledir bu işler. Herkes kendi yoluna gider. Dünya dönmeye devam eder. Karşına başka biri çıkar, evlenirsin. Nurtopu gibi çocukların, alev topu gibi mutsuzlukların, demirden leblebi hayal kırıklıkların olur.


Evde yasağı ben koymuştum, burada keyfime göre sigara içiyorum. Zincirleme. Yıkansam da içim küllük gibi kokuyor. Kendimle baş başa kalmanın tadını sonuna kadar çıkarıyorum. Hiçbir şey yapmayarak. Yatağa uzanıp çatıya düşen yağmuru dinlediğim oluyor bütün gün. Geceleri uyumuyorum, sabahları geç kalkıyorum. Dışarıdan hayatın çoktan başladığına dair sesler gelirken, ben düşlerimde başka bir yerdeyim. Bildiğim bütün şehirlerden daha büyük, daha ıssız. Boğazın karşısındaki kıyı daha uzak. Sanki arada deniz değil, bozkır var. Çıplak tepelerin ve ayazda dalgalanan kuru başakların kül rengi denizi. Birbirine yaslanmış binaların gölgelediği uzun sokaklarda yürüyorum. Kaldırımlara oturup soluklanıyorum. Kaç yaşındayım? Sokaklar Ankara’nın heykelli meydanlarına açılıyor ya da İstanbul’un suskun mezarlıklarına. Hitit Güneşi mezarlığın tam ortasında. Sararmış yaprak yığınlarına basarak çevresinde dolanıyorum. Yağmur başlıyor. Şehrime kül yağıyor.


Uyandığımda yanaklarım ıslak. Banyodaki solgun ayna beni daha yaşlı mı gösteriyor? Yüzüm dağınık, silik. Bulanık bir su birikintisinden yansır gibi.


Aslında içinde yapay göller olan parkları sevmem. Su petrol yeşilidir, sanki kibrit atılsa tutuşuverecek. Hele Kuğulu Park’ı hiç sevmem. Çocukken düşmüştüm, dizim fena yarılmıştı. Kendi etimi görmüştüm ilk defa, ödüm patlamıştı. Yakın diye hep oraya götürürdü annem. Yalandan iki salıncak, bir kaydırak. İki karış yeşil alan, bir avuç toprak. Daha gider gitmez sıkıntı basardı. Bak, bak hep aynı kuğular. Hepsi beyaz. Bari biri siyah olsa. Öyleyse neden bu güzelim gençlik hayalini orada sahneliyorum?


Onunla hiç öpüşmedik. Yatılı okuldan tatile döndüğümde gelmişti. Koltuğunun altında iki tane kask, birisi benim için. Erkek kardeşim Commodore oynamayı bırakıp başımıza dikildi. Annem motosiklet arkasında gezdirilen bir kız yetiştirmiş olamazdı. İzin verseydi ne yapacaktık? Gidecek başka yer olmadığına göre doğru parka. Annemin yanımda olması gerekmiyordu. Kafamın içine yerleştirdiği muhafızlar nöbetteydi. Parkta, bahçede uluorta yakışıksız davranışlarda bulunamayacağımı her dakika hatırlatacaklardı.


Sonra biz taşındık. O mezun olunca yurtdışına gitti. Bağlantı koptu, defter kapandı. Mektuplar kutuya girdi. Kutu sandığa saklandı. Sandık kilitlendi.

Kapının eşiğinde bekliyoruz. Ev sahibi kadınla. Günlerdir sesim soluğum çıkmadığından meraklanmış. Yuvarlak müşfik yüzü can simidim. Kendi gözyaşlarımda boğulurken. Hani ben o sulugözlü, romantik kadınlardan değildim? Hani artık benim için aşk, uzak bir gezegen sakinlerinin çiftleşme ritüelinden farksızdı?


“Bak,” diyor kendimi biraz topladığımda sır verircesine kulağıma eğilerek.

“Benim yaşıma geldiğinde ekmekten sudan çok neye ihtiyaç duyacağını biliyor musun?”

Başımı iki yana sallıyorum. İki eliyle saçlarımı ortadan ayırır gibi aşağıya sıvazlıyor. Israrla birkaç kez tekrarlıyor aynı hareketi.

“Güzel anılara.” Gözlerimin içine bakıyor. Sonunu bildiği bir filmden söz eder gibi emin.

“Hiç yaşanmamış çok güzel anılarım var, sayılır mı?”

İçimden sordum, duymadı.


Eğer göle attığım taşı ıskalamasaydım. Eğer sağlam bir dala tutunsaydım, savrulmasaydım. Ama geçmişe dönük ‘eğer’li cümleler kurmak sadece gramer olarak mümkün. Hayatın benden kaçırdıklarına uzaktan bakabilirim, o kadar. Devir değişti, kristal küreye gerek yok. Büyünün âlâsı parmağın ucunda.


Yüzler kitabı! Söyle bana, o şimdi kim?


Kapanan defterler bilgisayar ekranında yeniden açılıyor. Fotoğraflarını buluyorum ve işte karşımda. Amerika’da bir hastanede çalışıyor. Evlenmiş, çocukları var. Hayli kilo almış. Dalgalı saçlara yazık olmuş, alnı açılmış iyice. Gözlerindeki ifade evcilleşmiş mi sanki? Bezgin bakıyor. Yolda karşılaşsam orta yaşlı bir adam, derdim. Tanımazdım herhalde. Neden merak edip daha önce aramadım? Onun benden daha az yenik olması mıydı korktuğum? Sönmüş bir yanardağ ancak kül püskürtür. Ben artık o kız değilim. Bu adam artık o değil. İkisini de kaybettim. Yaslarını yarım yamalak tutup yerlerine kendimce yenilerini koydum. Eski resimlerden koymamış. Mesaj atıp istesem? Ground Control to Major Tom, yazsam. Gitarıyla çalıp söylediği. Yahut, sayın doktor maziden esen rüzgâra ve genç halinizin suretine acilen ihtiyacım var, desem. Ah, unut gitsin. Acınacak durumdasın. Kapat bu sayfaları. Sarhoşsun. Yat, uyu!


Ground Control to Major Tom

Take your protein pills and put your helmet on


Bir sigara daha yakıyorum, bir kadeh şarap daha. Bir gecede iki şişe, rekora koşuyorum. Ne kadar içsem de susuzluğum geçmiyor. Kıymıklı kadın sesine eşlik ediyorum bağıra bağıra.


Total eclipse of the heart!


Eski şarkıların yerini yenileri tutmuyor. Tavan hafiften dönüyor, zemin yumuşak. Gözlerim kitaplıkta sabitleniyor. Ecza dolabından bulur gibi seçiyorum ihtiyaç duyduğum dizeleri. Bir kadına başka bir kadından daha iyi kim tercüman olabilir?


sevişirken,

iskeletin sevincini aklın yangınına

döndüren…

Hatırlıyorum, yalnız değilim. Hazırlanmalıyım. Kazağımı çıkartıyorum, sırılsıklam. Pencereyi açmak istiyorum. Sıkışmış, boş ver. Bu odanın dışına kurulup dağılan şehir hangisiymiş, ismi neymiş ne önemi var. Bu evin dışındaki zamanı gösteren saatler, takvimler hepsi kara büyü tahtaları. Kollarımı sallayarak çatı katının ortasından fışkıran parkı yok ediyorum. Açık avucumun içine kuvvetle üflüyorum. Donup kalan o özel an ilkin direniyor, sonra titrekleşiyor. Etrafında harelenmiş zaman akarken, hayır uçarken, hayır, hayır ölürken eriyip içine katık oluyor. Masada dura dura ekşimeye başlayan üzümlerden bir tane koparıyorum. Ağzımda tutuyorum. Sonra yutarım, aceleye gerek yok. Nasıl olsa sonunda ne tat vereceği belli. Kim gelirse gelsin gökteki yıldızlar yere inmez bu gece. Su uyur, muhafızlar uyumaz. Yangını söndürürler. Dolabın kapaklarını ardına dek açıyorum. Ağzım kulaklarımda. İskelet beni bekliyor. Bütün kemikleriyle bekliyor. Yere eğilerek selamlıyorum. Seksenlerden romantik şarkılar çalıyor. Müziğin sesini yükseltip ışığı kısıyorum. Dans ediyoruz.


- - - - - - -




Eylül 2011, Edinburgh



Kasım 2013, Üryan Edebiyat Fanzin

5. Sayısında Yayınlanmıştır