Devrik Prenses



/ Sonra aniden balon kaçıverdi elinden, rüyasında yine rüyaya uyandı ağlayarak. Uçup kaybolan balonun arkasından öylece bakakalmış, nefesi göğsüne sıkışmış, sesi tıkanmış çıkmıyor, babası yanından kaybolmuş…



#çocuk #kızçocuk #baba #aile #yas #kayıp #koku #öykü #kısaöykü #türkçeöykü







DEVRİK PRENSES


Evin giriş holünde sıra sıra ayakkabılar diziliydi ama bir çift hariç… Neden babasının ayakkabılarını kapının dışında unutmuşlardı? Bir tanıdıkları şehrin öbür yakasındaki evlerine götürmüştü Begüm’ü apar topar. Bahçeleri vardı, köpekleri bile vardı. Yine de dört beş gün geçmeden o geri dönelim diye tutturmuştu. Oysa şimdi kendi evini tanıyamamış gibi bakıyordu etrafa. Uzak yoldan gelen misafirlerin içeri sinen yorgunluk dolu ağır kokusunu hissettiğinde, sinsi bir tuzağa tutulmuşçasına kalbi küt küt atmaya başladı. Salonun girişindeki aynanın önünden ürkek adımlarla geçerken, lunaparktaki aynalardan yansıyormuş gibi bulanmaya başladı görüntü. Ona yol vermek için kenara çekilen fısıltılı kalabalığın arasında, porselen bir bibloyu andıran bedeni ufaldıkça ufaldı. Darmadağın lülelerin aslan yelesi gibi çevirdiği kafasının ortasında gözleri büyüdükçe büyüdü. Uzun kanepede yan yana siyahlar içinde oturan halaları ve babaannesi Begüm’ü görünce feryat figanı bastılar. Diğer kanepede annesi tek başınaydı. Geçen hafta babasını hastaneye yetiştirirken üzerinde olan yeşil elbiseyi giyiyordu hala, ama sanki tam olarak annesine benzemiyordu. Yaşlanmıştı, yarı baygın bakıyordu. ‘Kızın geliyor, topla kendini’ dediler. Yarım şişe kolonyayı boca edip, kollarını ovdular. Rengi sararmış genç kadın yerinden zar zor doğrulup, titreyerek sarıldı Begüm’e. Ama yanağında, yabancı buruk bir tat vardı annesinin. Limon kolonyasının kokusu genzini yaktı, koşarak kaçtı salondan.


Sıkış tıkış tüm odalara girip çıkıp, koca bir ev dolusu insanın arasında dolaşarak babasını aradı. Hepsinin yüzüne baktı teker teker. Kiminin gerçekten üzgün olduğunu, bazılarının ise üzgünmüş gibi davrandığını düşündü. Ona gülümsemeye çalışıyor, yanlarına çağırıyorlar ama hiç bir şey açıklamadıkları için Begüm bu ilgiden git gide daha çok rahatsız oluyordu. Telefonun başındaki amca arkadan ne kadar da babasına benziyordu, ama değildi işte, bir akrabaydı. Adamın ağlamaktan boğulan konuşmasını tam anlamasa da, duydukları huzursuzluğunu iyice arttırdı. ‘Bir gecede kaybettik… Üç gün önce toprağa verdik… Dostlar sağ olsun!’


Son bir umut mutfağa daldığında, tezgâhın üzerindeki dev tencereden çok sevdiği tavuklu pilavın kokusunu aldı ama hiç canı çekmedi. Ocaktaki diğer tencereden, komşularının dedesi öldüğünde dağıttıkları bulgura benzeyen tatlının kokusu geliyordu. Boyu yetişip de içinde ne piştiğini görememişti ama kokusunu tanıdı, hem de çok iyi tanıdı Begüm. Ömrü boyunca hiç duymadığı kadar yoğun bir öfkeyle kabardı içi. Küçücük yumruğunu hınçla sıkıp, o tencereyi karıştıran büyük teyzesinin bacağına vurdu tüm gücüyle. ‘Bu tatlıyı yapmanı istemiyorum, anladın mı?’ diye bağırarak yatak odasına kaçtı, annesinin babasının kocaman yatağına attı kendini. Yatağın üzerindeki fazladan örtü yığınını tekmeleyerek aşağı savurdu. Evi istila eden kalabalık için çıkartılan yorganlar, çarşaflar sandık kokuyorlardı. Hepsinin geldikleri kötücül sandığa gerisin geri girmesini diledi çaresizce. Sonra birden yatakta tanıdık bir kokuya rastladı, gizli bir hazine bulmuşçasına heyecanlandı. Başına çektiği yorgan içeriden gelen gürültüleri boğuk bir uğultuya dönüştürürken, değiştirmeyi unuttukları çarşaf takımlarından o çok sevdiği kokuyu soludu doya doya. Bu yatakta, bu yastıklarda babasının kokusu vardı hala. Biraz uyku mahmurluğu ve biraz tıraş sabunuyla karışık ama tam anlamıyla babasının kokusu. Babasının o güzelim kokusunun sindiği yatağının kokusu. Pazar sabahları içinde güreşilen, geceleri karanlıktan korkunca sığınılacak en güvenli yerin kokusu. Eğlencenin, şamatanın sonsuz şefkat ve sevgiye bulanmış kokusu. Babasının kokusu onu terk etmemişti. Bu koku saçlarını usulca okşayan bir el oldu, Begüm’ü sakinleştirmeye başladı. Kokuyu içine derin derin çekmekten adeta sarhoş, öylece kıvrılıp uyuya kaldı. Rüyasında sıcak bir akşamüstü parkta oynayıp yorulmuş, babası kucağına almıştı Begüm’ü. Kendini gördü; başını babasının omzuna yaslamış, tatlı tatlı batan kısa sakallardan alnını kaçırıp burnunu onun boynuna gömmeye alışık olduğu en doğal pozisyonunda uyurken. Avucunun arasında kırmızı bir balonun ipini tutuyordu, uykuda bile sımsıkı. Babasını gördü; dudağında gamzeli bir gülümseyiş, kıvırcık saçlarının dipleri hafifçe terlemiş, dağ gibi gövdesinden aşağı kızının ince bacakları narin bir dere gibi akarken yürüyen babasını. Ona prenses anlamına gelen Begüm ismini veren babasını. İkisini gördü; birbirlerine sarılmış, başlarının üzerinde uçuşan kırmızı bir balonla evlerine dönerlerken, mutluyken, çok mutluyken… Sonra aniden balon kaçıverdi elinden, rüyasında yine rüyaya uyandı ağlayarak. Uçup kaybolan balonun arkasından öylece bakakalmış, nefesi göğsüne sıkışmış, sesi tıkanmış çıkmıyor, babası yanından kaybolmuş…


Gerçekten uyandığında sabah olmuştu, kendi yatağına yatırmışlardı onu. Çıplak ayaklarıyla taşlara basarak koşup yatak odasındaki yatağa sıçradı. Rüyasına balonun kaçmadığı yerden devam edebilmek için yastıklara saklanacaktı. Ama yekpare buz kesmiş bir havuza atlamışçasına burun üstü çakıldı dün akşam en büyük avuntuyu bulduğu yatağa. Burnunun direği sızım sızım sızladı; koku yoktu, gitmişti. Çarşafları toplamışlar, yerine sopsoğuk çamaşır deterjanı kokan temizlerini sermişlerdi. Babasının kokusunu alamıyordu, ne kadar istese de hatırlayamıyordu. En sevdiği bebekleri, hatta tüm oyuncakları paramparça olsa bu kadar üzülmezdi Begüm. Bu denli burkulmazdı yüreği. Karnına saplanan sancı azalmıyor, gittikçe artıyordu. Ağlamak istedi ama bir inleme çıktı ağzından, daha çok bir uğunma. Bir avuç raptiye yutmuş gibi boğazına düğümlendi hıçkırıklar. Gözyaşları cam kırıkları gibi battı gözlerine. Yeni çarşafların kokusu midesini bulandırdı, babasızlığın kokusu biber gibi yaktı kavurdu içini. Canı yanıyordu, ama daha çok küçüktü, beş yaşında bir çocuktu… Neresinin acıdığını bilemedi.



- - - - - - -


Aralık 2008, İstanbul




*Orjinal müzik parçası için İlayda'ya teşekkürler